Connect with us

BİYOGRAFİLER

Süleyman Demirel

İlgi çeken söylemleri, fötr şapkası ile süren 38 yıllık siyasi yaşamı, memurluktan Cumhurbaşkanlığına uzanan kariyeri ile ‘Baba’ lakaplı Süleyman Demirel’in hayat hikâyesidir.

Published

on

Onu çocuk aklımla televizyonda gördüğüm tiplemelerinden hatırlıyorum. Çünkü 90’larda siyaset, mizahla iç içeydi. Pek tabii hep başında gördüğümüz fötr şapkası ile gördük onu. 1991’de seçim kampanyası sırasında bir vatandaş şapkasını kapmaya çalışmış da, Demirel şöyle demiş:

“Binaenaleyh şapgamı gaptırmam.”

Evet ya, kendine has söylemleri var. Ve ‘binaenaleyh’ sözcüğünü nerede duysak aklımıza Demirel düşer. Ve çocukluğundan başlayarak kariyeri boyunca lakapları vardı. Çocukluk yıllarında çobanlık yaptığı için ‘Çoban Sülü’, 1950’lerde Devlet Su İşleri’ndeki çalışmaları ile ‘Barajlar Kralı’, siyasi yasaklı olduğu dönemde de ‘Bir Bilen’ ve siyasetin ‘Baba’sı olarak anıldı. ’80 yaşındayım; ama kafam hala Zenith marka saat gibi çalışır.’ cümlesi üzerine ‘Zenith Süleyman’ olarak da anıldı…

Siyasetin Babası Süleyman Demirel, 5 yıl önce bugün aramızdan ayrıldı…

Çocukluğu ve eğitim hayatı

Süleyman, 1 Kasım 1924’te, Isparta’da Atabey ilçesine bağlı İslamköy’de, Hacı Ümmühan ve Hacı Yahya Demirel çiftinin çocukları olarak dünyaya geldiğinde ailesi, ona ‘Sami Süleyman Gündoğdu’ adını verdi.

Öğrenimine doğduğu köyde başlayan Demirel, parasız yatılı sınavını kazanarak ortaokulu Muğla’da, liseyi de Afyon’da okudu. Her tatilde köyüne geliyor, bağ bahçe işlerinde ailesine yardım ediyordu. Bu süreç ona ‘Çoban Sülü’ lakabını getirmişti.

Yükseköğrenim tercihini İstanbul Teknik Üniversitesi İnşaat Fakültesi’nden yana kullanmıştı. 1949’da, fakülteden İnşaat Yüksek Mühendisi olarak mezun oldu…

Süleyman Demirel’in çocukluk anılarını, nasıl bir çocuk olduğunu Necmettin Erbakan, 1977’de verdiği bir röportajda şöyle anlatmıştı:

“İstanbul Erkek Lisesi’nden sonra sınavda 10. olarak Teknik Üniversite’ye girdim. 2 bin kişinin içinde 10. oldum. Süleyman Demirel de benden bir sene önce girmişti. Ama o 100 kişinin içinde, 100’üncü falan girmiştir. Demirel aslında sessiz, silik bir çocuktu. Koridorlarda tek başına gider gelirdi.

Ben motor bölümünde okudum ve 1948’de mezun oldum. Süleyman Demirel ise ikmale kaldı ve 1949’da bitirdi. Süleyman Bey makineci olarak girmiştir üniversiteye… Ama eğe dersleri ona ağır geldi… Bu yüzden ikinci sınıfta inşaata çevirdi. Eğe dersinde bir usta gibi, 4 saat eğe sallamak gerekirdi.”

Süleyman Demirel kimdir? Biyografisi

(Eşi Nazmiye Hanım ile)

Süleyman Demirel evlendi

Demirel, üniversiteden mezun olmasına bir yıl kala babası Hacı Yahya Bey’in yeğeninin kızı Nazmiye Şener ile evlendi. İleride siyasette bir ikon olan Demirel, eşi Nazmiye Hanım ile olan ilişkisi ile de göz dolduruyordu.

Evlilikleri 65 yıl sürdü. Hiç çocukları olmadı. Sebebinin ise, Nazmiye Hanım’ın 1951’de geçirdiği ateşli hastalık olarak paylaşılmıştı. Ancak yıllar sonra 2010’da bir başka iddia basında yer aldı…

Nazmiye ve Süleyman Demirel çiftinin aslında evliliklerinin ilk yıllarında, 1951’de bir çocuğu olmuş, ancak iki yaşındayken bir ateşli hastalık sonucu hayata tutunamamıştı. Ve bir daha da çocukları olmamıştı. Bu iddiaları yalanlamayan Demirel çifti, doğrulamadı da. Aslında bir önemi de yoktu. Nihayetinde bu çift birlikte 65 yıl geçirdi; altmış beş yıl!

Süleyman Demirel kimdir? Biyografisi

Mesleki kariyeri

Demirel, kariyerine 1950’de Elektrik İşleri Etüt İdaresi Genel Müdürlüğü’nde çalışmaya başladı. Ardından sulama ve elektrik konuları üzerine araştırma yapmak için Amerika’ya gönderildi. Türkiye döndüğünde 1953’te başlayan Seyhan Barajı inşaatında proje müdürüydü. Bu süreçte çalışmalarıyla dönemin Başbakanı Adnan Menderes’in de dikkatini çekti. Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü’ne getirildi. Ardından tekrar Amerika yolları göründü. Eisenhower Vakfı onu, bursiyer olarak seçti ve böylece Amerika’ya gitti. Genel müdürlükten 1960’ta, askerlik görevini yerine getirmek sebebiyle ayrıldı.

Demirel, 1962-1964 yılları arasında Serbest Müşavir-Mühendislik yaparak yaşamını kazandı. Bir yandan da akademik yaşam başlamıştı. Yine bu yıllarda Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde İnşaat Mühendisliği alanında dersler verdi.

1954’te hazırlanan Boğaziçi Köprüsü’nün ilk projesinde rol alan Amerika’nın Uluslararası Mühendislik ve Müteahhitlik Firması Morrison Knudsen Inc’in Türkiye Temsilcisi oldu…

Süleyman Demirel kimdir? Biyografisi

Siyasi yaşama ilk adım

Başbakan Adnan Menderes bir toplantıda Demirel için şöyle demişti:

“Bu çocuğa dikkat edin, geleceğin başbakanıdır.”

Ve haksız çıkmayacaktı… Demirel, siyasette sağlam adımlarla ilerleyecekti…

Demirel, siyasete profesyonel ilk adımını 1962’de, Adalet Partisi’ne (AP) katılarak attı. Aynı yıl düzenlenen I. Kongre’de Genel İdare Kurulu’na seçilmişti. İlk adımının etkileri uzun sürmedi. AP’liler, af kampanyası ile Eski Cumhurbaşkanı Celal Bayar, 22 Mart 1963’te şartlı olarak serbest bırakılmıştı. Hemen ardından meydana gelen olaylarda AP Genel Merkezi de saldırıya uğradı. Demirel de bu olay üzerine aktif siyasi yaşamında geri çekildi. Bu durum da uzun sürmeyecekti. Ancak bu tavrı hiç unutulmayacak ve yıllar sonra parti içindeki muhalifler bu durumu aleyhinde propagandaya dönüştürecekti. Demirel hakkında söylemleri ise şöyleydi:

“Şapkasını alıp kaçtı!”

Demirel, 1964 Haziran’ında AP Genel Başkanı Ragıp Gümüşpala’nın ani ölümünün ardından gözlenen parti içi bunalım sırasında siyasete geri döndü. Dönüşü muhteşem olmuştu. Çünkü Demirel, 28 Kasım 1964’te yapılan AP Genel Kongresi’nde Ali Fuat Başgil, Sadettin Bilgiç ve Tekin Arıburun ile yarıştığı seçimde, geçerli 1679 oydan 1072’sini alarak partiye genel başkan seçildi.

İsmet İnönü Hükümeti’nin düşürülmesinin ardından Şubat 1965’te Suat Hayri Ürgüplü başkanlığında kurulan 29. Türkiye Cumhuriyeti Koalisyon Hükümeti’ne TBMM dışından Başbakan Yardımcısı ve Devlet Bakanı olarak görevlendirildi. AP ile birlikte Millet Partisi (MP), Yeni Türkiye Partisi (YTP) ve Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi (CKMP) de bu koalisyona katılmıştı.

Siyasette başarılı adımlar atmaya başlayan Demirel’in babası Hacı Yahya Bey de aynı yıl memleketlerine, İslamköy Belediyesi’ne başkan seçildi. Şimdi baba oğul siyasi yaşamın bir parçasıydılar…

Süleyman Demirel kimdir? Biyografisi

(İsmet İnönü ile)

Türkiye’nin 12. Başbakanı Süleyman Demirel

1965 Genel Seçimleri’ne geldiğimizde, YTP’nin silinmesinin ardından AP, DP çizgisinin tek mirasçısı konumuna gelmişti. Ve Adalet Partisi yüzde 52,8 oy alarak tek başına iktidar oldu. Demirel de bu seçim sonuçlarına göre Isparta Milletvekili olarak ilk kez TBMM’ye girdi.

Demirel 27 Ekim 1965’te, 27 Mayıs 1960’ta gerçekleşen ve Türkiye Cumhuriyeti tarihindeki ilk askeri darbe sonrasında ilk koalisyonsuz hükümeti, 30. Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’ni kurdu. Ve evet, Adnan Menderes’in de öngördüğü gibi Demirel, Türkiye’nin 12. Başbakanı oldu…

Demirel; İsmet İnönü ve Ragıp Gümüşpala gibi Türk Kurtuluş Savaşı kahramanlarının yavaş yavaş siyasetten çekildiği bu dönemde, 1920’lerde dünyaya gelmiş ‘Cumhuriyet Kuşağı’ olarak adlandırılan siyasetçilerin ilk örneklerinden biriydi. Başında şapkası, şahsına münhasır tavırları ve konuşması ile hep dikkat çekti.

Süleyman Demirel kimdir? Biyografisi

Cumhurbaşkanlığına Sunay’ı aday gösterdi

AP Hükümeti’nin görevine başlamasının üzerine uzun bir zaman geçmemişti ki, Süleyman Demirel ilk krizi ile karşılaştı. 27 Mayıs sürecinde Devlet Başkanı olarak görevli, 1961 Anayasası’nın kabulüyle de Cumhurbaşkanlığı görevini üstlenen Cemal Gürsel’in sağlık durumunun işine engel olduğu yönündeki rapor sonrasında Cumhurbaşkanlığı görevi sona erdi. 27 Mayıs’ın üzerinden henüz 6 yıl geçmişti ve TSK içindeki etkileri de sürüyordu. Demirel, TSK içindeki güç dengelerini çok iyi bilen ve bundan sebep çok önemli bir konumda olan Genelkurmay Başkanı Orgeneral Cevdet Sunay’ı, böylece ordunun AP’ye olan bakış ve tavrının da yumuşamasını umarak Cumhurbaşkanlığı’na aday gösterdi…

Ve 15 Mart 1966’da görevinden kendi isteği ile emekli olan ve kısa sürede kontenjan senatörü yapılan Sunay, 28 Mart’ta, TBMM tarafından Türkiye Cumhuriyeti’nin 5. Cumhurbaşkanı seçildi.

Süleyman Demirel kimdir? Biyografisi

İkinci hükümete giden zor yollar

Demirel, 1965-1971 yılları arasında Başbakan idi. Bu süreçte Boğaziçi Köprüsü, Keban Barajı, Ereğli Demir Çelik İşletmeleri gibi büyük yatırımlar yapıldı. Ve bu dönemde Türkiye’nin enflasyon oranı yüzde 5 iken, kalkınma hızı yüzde 7’ydi. Bu iyi bir orandı. Öyle ki bu kalkınma hızı petrol ülkeleri dışında, Japonya’dan sonra dünyanın ikinci yüksek kalkınma hızıydı. Bu iyi gelişmeler dahi AP iktidarının, toplumun aydın kesimi ve özellikle öğrenci örgütleri tarafından, DP iktidarının 27 Mayıs sonrası devamı olarak görülmesine engel olamıyordu…

1961 Anayasası’nın sağladığı bazı temel haklar ve bunların kullanılması, tepkilerin artmasına sebep olmuştu. 27 Mayıs öncesi yaşanan gençlik protestolarının aynısını şimdi AP iktidarı da yaşıyordu. Üniversite gençliğini etkileyen bir diğer etmen ise, 1968’de Avrupa ve Amerika’da yaygınlaşan gençlik hareketleriydi. Sosyalist düşünce yeni yeni bağ kurdukları şu dönemde, Türkiye’deki ilk önemli öğrenci eylemi Haziran 1968’de, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesinde boykotla baş gösterdi. Ardından başka üniversiteler ve fakülteler de geldi. Başta akademik amaçla başlayan bu eylemler, her gün biraz daha siyasileşti ve bu durum, AP iktidarını oldukça tedirgin ediyordu. Olmalılardı da. Çünkü sonunda sağ ve sol görüşlü öğrenci grupları daha sert çatışmaya başladı; kan dökülüyordu.

AP’nin huzursuzluğu, onu DP’nin bir uzantısı olarak gören TSK içinde ses getirmeye başladı ve ardından askeri müdahale söylentileri de yayıldı. Kuvvet Komutanları, Hükümet Başkanı Demirel’e ülkenin içinde bulunduğu durumu konu alan mektuplar gönderiyordu ve bunlar artık sıradan gelişmelerdi…

Sonra daha büyük adımlar atmaya karar verildi. 1969’da, 27 Mayıs’ın ardından 1961 Anayasası’ndaki 68. madde ile DP’ye getirilen siyaset yasağının kaldırılması için İsmet İnönü ve Celal Bayar karşılıklı olarak, Mayıs ve Haziran aylarında tarihi ziyaretlerde bulundular. Bu ziyaretlerin ardından, TBMM,  Anayasada değişiklik için CHP’nin de desteğini alan AP’nin önerisini onayladı.

Ancak bu kez de TSK bu gelişmeleri 27 Mayıs’ın restorasyonu olarak okumuştu. TSK’nın gösterdiği tepkinin ardından Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay da Anayasa değişikliğine karşı tavır aldı. Buna karşın AP de, Anayasa değişikliği konusunu  12 Ekim 1969’da gerçekleşecek seçimler öncesinde bir gerginlik oluşturmasın diye Cumhuriyet Senatosu’nda görüşülmesini, seçim sonrasına bırakmaya karar verdi.

Celal Bayar’ın kızı Nilüfer Gürsoy ve eski DP’li bakanlardan Samet Ağaoğlu’nun eşi AP Manisa Milletvekili Neriman Ağaoğlu, AP’nin af konusunda tutum değiştirmesinin parlamentonun itibarının zedelenmesine sebep olduğunu düşünüyordu. Bunun için 31 Temmuz 1969’da, partilerinden ve görevlerinden istifa ettiler. Bu durum, eski DP’lilerin, Ap’liler ile ihtilaf içinde olduklarının su yüzüne çıkması şeklinde yorumlandı…

Seçimlere çok az bir zaman kalmıştı ve gerginlikler durulmuyordu. 12 Ekim 1969’da gerçekleşen Genel Seçimler’de AP, adlığı yüzde 47’lik oy ile yine tek başına iktidar oldu. Demirel, 3 Kasım 1969’da resmen ikinci hükümetinin kurdu…

Süleyman Demirel kimdir? Biyografisi

Başbakanlıktan istifa etti

Evet, halk desteğini göstermişti. Ancak bu durum AP’nin bölünmesine engel olamadı. Demirel, parti dışından gelen eleştirilere ne kadar hoşgörülü olsa da, parti içinde başlayan muhalefete karşı kayıtsız kalamadı. Ülkede her gün biraz daha artan toplumsal, siyasi ve iktisadi karışıklıklara son verilmesi, kendisine bağlı Yeminliler hizbindeki kişilerin kayırılması, eski DP mensuplarının siyasi haklarının  iadesi sorununun çözülmesi gibi istekleri dile getiren milletvekilleri, AP’den çıkarıldı. Her şey bıçak kadar keskindi.

Ancak yine de 12 Ocak 1970’te, 72 AP’li senatör ve milletvekili, Demirel’e aynı istekleri içeren bir muhtıra verdi. Demirel’in tepkisi ise, ‘Biz muhtıra ile iş görmeyiz!’ oldu. İsteklerin görmezden gelindiği bu sert tepki karşısında 11 Şubat’ta, Faruk Sükan ve Saadettin Bilgiç’in başı çektiği 41 milletvekili, CHP ve diğer muhalefet partileri ile birlikte bütçe görüşmelerinde ret oyu vererek Demirel’i istifaya çağırdılar. 41 milletvekili karşı oyu ile bütçe, 214 kabul oyuna karşılık toplamda 224 ret oyu ile güvenoyu alamadı. Demirel ise, ertesi gün Başbakanlıktan istifasını açıkladı.

Yaşananların ardından Celal Bayar çevresindeki AP milletvekilleri istifa ederek Demokrat Parti’nin gerçek mirasçısı olma savı ile Demokratik Parti’yi kurdu. Yine aynı dönemde AP’nin İslamcı kanadının önemli bir kısmı ayrılıp Necmettin Erbakan’ın kurduğu Milli Nizam Partisi’ne katıldı. Ap’nin günden güne bu kopuşu, hükümetin zayıflığından yakınanları da haklı çıkarıyordu…

Demirel ise, stratejisinde ilerledi ve Mart 1970’te yeni bir hükümet kurarak yapılan 5. Kongre’de tekrar Genel Başkan seçildi.

Süleyman Demirel kimdir? Biyografisi

12 Mart muhtırası

Bir başka sorun da haşhaştı; evet, haşhaş. 1970’te, Richard Nixon yönetimindeki Amerika, Demirel’den haşhaş üretiminin yasaklanmasını istemişti. Ancak Demirel bu talebi kabul etmedi ve zaten yolunda gitmeyen Türkiye-Amerika ilişkileri daha da gerildi. Haşhaş, 12 Mart’ı tetikleyen temel sebeplerden biri olmuştu.

Ve konu yine anayasaya geldi. iktisadi durum bozulmuş, 15-16 Haziran 1970 Olayları olarak kayda geçecek Türkiye tarihindeki en büyük işçi eylemlerinden biri gerçekleşmiş, 10 Ağustos 1970’e geldiğimizde Türk Lirası’nın değeri yüzde 66 oranına düşürülmüştü. 68’deki öğrenci olayları ve grevler de cabasıydı. Demirel, 1961 Anayasası’nı suçluyor ve bu anayasa ile ülkenin yönetilemeyeceğini savunuyordu.

Ardından Milli Demokratik Devrimciler bu konu üzerine de yoğunlaştı ve 9 Mart darbe teşebbüsüne (1971) kalkıştı. Bunun üzerine hükümet, 12 Mart muhtırası ile istifaya zorlandı ve Demirel, aynı gün istifasını verdi. Ve Nihat Erim hükümeti kuruldu.

Demirel’in Anayasa’da istediği değişiklikler 12 Mart döneminde hayata geçirilmişti…

Süleyman Demirel kimdir? Biyografisi

I. Milliyetçi Cephe Hükümeti

14 Ekim 1973 Genel Seçimleri’nde Demirel, siyasi rakibi Bülent Ecevit ile karşı karşıyaydı. Ecevit liderliğindeki CHP, AP’den daha çok oy almıştı. AP, oylarındaki yüzde 17’lik gerileme ile 11 yıldan sonra ilk kez ikinci parti konumuna düştü. Bunun ardında Ecevit’in popülaritesi ve AP içindeki bölünmeler vardı.

Seçimlerden sonra kurulan CHP-MSP koalisyonu Kıbrıs Barış Harekatı’nı gerçekleştirmişti. Ancak yine de Kıbrıs başta olmak üzere birçok konuda kendi içinde anlaşmazlıktaydı. Başbakan Ecevit, erken seçime gitme stratejisiyle 18 Eylül 1974’te istifa etti. Ancak amacına ulaşamadığı gibi Mart 1975’e dek 200’ü aşkın gün süren bir hükümet krizine de neden olmuştu. Sonunda 31 Mart 1975’te, güvenoyu alamayan Sadi Irmak hükümetinin ardından AP Genel Başkanı Demirel’in başkanlık ettiği, Milliyetçi Hareket Partisi (MHP), Cumhuriyetçi Güven Partisi (CGP), Milli Selamet Partisi’nden (MSP) oluşan koalisyon hükümeti kuruldu. Sol güruha karşı neredeyse bütün sağ partileri bir arada olduğu Demirel Hükümeti, ‘I. Milliyetçi Cephe Hükümeti’ olarak anıldı…

Demirel, 4 yıl aradan sonra Başbakanlık koltuğuna tekrar oturmuştu. Bu dönem, ülkede yeniden terör olayları yaşandı ve toplumsal hareketlerin baş gösterdi. Ayrıca dış ödemeler ve hızlı enflasyondan kaynaklanan bir ekonomik bunalım da söz konusuydu…

Süleyman Demirel kimdir? Biyografisi

II. Milliyetçi Cephe Hükümeti

1977 Seçimleri’ne geldiğimizde AP, aldığı yüzde 36,9 oy ile yüzde 41,4 oy oranına sahip CHP’den sonra ikinci parti olabilmişti. Seçim sonrasında kurulan Ecevit Hükümeti, güvenoyu alamayınca bu kez MSP ve MHP’nin katılımıyla oluşan II. Milliyetçi Cephe Hükümeti’nin Başbakanı oldu.

Bu hükümet, 31 Aralık 1977’de, Güneş Motel Olayı adı ile anılan operasyonla CHP’nin AP’den seçilmiş 13 milletvekilini bakanlık vaadiyle transfer etmesi üzerine, CHP’nin gensoru önerisiyle düşürüldü. 1978 başlarken, Ecevit tek başına iktidar oldu. Ve evet, AP’den transfer edilen milletvekillerinin çoğuna da bakanlık verildi.

Demirel çok kızgındı. CHP ağırlıklı hükümet ile iletişimi reddetmiş, Ecevit’e karşı hırçın bir muhalefete girişmişti. Öyle ki Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’e, 21 Şubat 1979’da, sıkıyönetimin uzatılmasına karşı olduklarını açıkladı.

Ülkede yaşanan pek çok olumsuz olay, Ecevit iktidarının halkın güvenini kaybetmesine sebep olmuştu. Devrimci grupların boykotunun da etkisiyle 14 Ekim Ara Seçimleri’nde oy kaybeden CHP, iktidardan çekildi. AP ise, büyük bir farkla seçimi kazanmıştı. Demirel, bu kez Milliyetçi Cephe Hükümeti’nin olumsuzlukları gölgesinde olmak istemedi ve dışarıdan desteklenen bir azınlık hükümeti kurdu.

6. Demirel Hükümeti ile Demirel, MHP ve MSP’nin desteğiyle Kasım 1979’da tekrar Başbakan oldu ve 12 Eylül 1980’e kadar görevinin başındaydı…

Süleyman Demirel kimdir? Biyografisi

(Turgut Özal ile)

12 Eylül 1980 ve DYP Genel Başkanlığı

Demirel’in başbakanlığı, 12 Eylül 1980’de gerçekleşen askeri darbe ile sona erdi. 13 Eylü-11 Ekim arasında Gelibolu, Hamzakoy’da gözetim altındaydı. Demirel, 16 Ekim 1981’de partisi kapatılana dek başkanlığa devam etti. 1982 Anayasası’nın geçici 4. Maddesi ile de 10 yıl siyaset yasağına alındı.

Siyasetten yasaklıydı; ama partisinin eski yöneticileri bağlantısını kesmedi. Mayıs 1983’te, siyasi partilerin kurulmasına çıkan iznin ardından 20 Mayıs’ta AP’nin devamı olarak Büyük Türkiye Partisi (BTP) kuruldu. Ancak Milli Güvenlik Konseyi tarafından AP’nin devamı olduğu gerekçesiyle 31 Mayıs’ta kapatıldı. Demirel de siyaset yasağını çiğnediği gerekçesiyle Çanakkale, Zincirbozan’da 4 ay zorunlu ikamete gönderildi.

6 Eylül 1987’de Demirel’in yasağı halk oylaması ile kaldırıldı. Kurulduğu dönemde desteklediği Doğru Yol Partisi’nin (DYP) o dönemdeki genel başkanı Hüsamettin Cindoruk, istifa etmişti. Demirel, 24 Eylül’de DYP Genel Başkanlığı’na seçildi.

Demirel, siyasete attığı ilk adımdan başlamış gibiydi. 29 Kasım 1987 Seçimleri’nde Isparta’dan milletvekili seçildi ve tekrar meclise girdi. 1988 ve 1990 büyük kongrelerinde yeniden DYP Genel Başkanı idi. Bu dönemde 24 Ocak Karaları’nı beraber hazırladıkları Turgut Özal’a karşı sert bir muhalefet sürdürüyordu…

Süleyman Demirel kimdir? Biyografisi

Yeniden ve son kez Başbakan

20 Ekim 1991 Genel Seçimleri’nde DYP, oyların yüzde 27’sini alarak 178 milletvekili çıkardı ver meclisteki birinci parti oldu. Demirel de, hükümet kurması için görevlendirildi ve 20 Kasım’da, Sosyaldemokrat Halkçı Parti (SHP) ile bir koalisyon hükümeti kurdular.

Bu dönemde siyasetin gündeminde Demirel ile Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın arasındaki yetki çatışması vardı. Parlamenter sistemde, Cumhurbaşkanı’nın konumuyla ilgili bir sistem tartışması söz konusuydu.

Hükümetin attığı en önemli adımlar şöyleydi: ‘Kürt realitesinin tanındığı’ açıklandı, 27 Mayıs’tan sonra kapatılan DP ile 12 Eylül’den sonra kapatılan partilerin açılması ve sendikal özgürlüklerle ilgili bazı uluslararası sözleşmelerin onaylanması, Ceza Mahkemeleri Usulü Kanunu’nun yeniden düzenlenmesi…

Demirel başkanlığındaki koalisyon hükümeti, enflasyon konusunda söz verdiği başarıyı gösterememişti. Ancak bununla birlikte ekonomik büyümeyi canlandırmakta başarılıydı. 1992’de ‘Yeşil Kart’ uygulaması başlatıldı. Sosyal güvencesi olmayan vatandaşların sağlık giderlerini karşılanacaktı.

Buna benzer başka adımlar da atan hükümet, büyük şehirlerdeki aşırı sol terör eylemlerinin de denetim altına alınmasında ilerleme kaydetmişti. Ancak öte yandan da gazeteci yazar Uğur Mumcu’nun 24 Ocak 1973’te bombalı bir suikast ile öldürülmesi sonucunda, kendini de bir sınanmanın ortasında bulmuştu.

Süleyman Demirel kimdir? Biyografisi

Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel

8. Cumhurbaşkanı Turgut Özal, 17 Nisan 1993’te, kalp ve koroner yetmezliğine bağlı tansiyon düşmesi sebebiyle yaşamını yitirdi. Bu ani ölümün ardından Demirel, 4 Mayıs’ta, Cumhurbaşkanlığı’na adaylığını açıkladı. Demirel, 8 Mayıs’ta meclisteki seçimin ilk turunda 234 oyla yeterli çoğunluğa ulaşamadı. İkinci turda da 225 oy aldı. 16 Mayıs’ta düzenlenen üçüncü turda koalisyon ortağı MHP ve SHP’nin de desteği ile 244 oy alarak Türkiye’nin 9. Cumhurbaşkanı oldu.

Demirel, 18 Mayıs 1996’da, İzmit’te katıldığı bir alışveriş merkezinin temel atma töreninde İbrahim Gümrükçüoğlu adlı bir eylemcinin suikast girişiminden yara almadan kurtuldu. Koruma Müdürü Şükrü Çukurlu kolundan yaralanırken bir gazeteci de ayağından yaralandı.

28 Şubat Süreci’ne geldiğimizde bir kesim Refahyol Hükümeti’ne karşı oluşan cephenin başaktörü olarak Demirel’i görürken, bir kesim de onun gerginliği yumuşatıp darbeyi önlediğini düşünüyordu…

Demirel, 16 Mayıs 2000’de, görevini Ahmet Necdet Sezer’e devretti.

Süleyman Demirel kimdir? Biyografisi

Yıldız Kenter’den aşk mektubu

Kenterler, tiyatrolarını kurarken siyasetçi Kazım Taşkent, onlara faizi ile geri ödemek üzere 350 bin lira borç vermişti. Taksitle ödüyorlardı ki, Kazım Bey vefat etti. Onun bu ani ölümü işleri karıştırmıştı. Yıldız, icra yoluyla tiyatrolarının satışa çıkarıldığını gazete ilanında görmüştü. Öyle afallamıştı ki, aklına gelen ilk şeyi yaptı. Dönemin Başbakanı Süleyman Demirel’di. Hemen telefon ederek bir randevu aldı ve durumunu anlattı. Demirel, “Üzülmeyin Yıldız Hanım, hallederiz!” demişti. Gerçekten de sorun çözülmüştü. Kenter Tiyatrosu kurtulmuştu. Aradan yıllar geçti, Yıldız bu iyiliği hiç unutmadı. Sonra bir gün, Demirel verdiği bir röportajda şöyle diyordu:

“Hiç aşk mektubu almadım.”

İçi burkulmuştu Yıldız’ın. Atan kalbi buna razı olmadı, hemen oturdu ve bir mektup yazdı. “Bu bir aşk mektubudur!” diye başlamıştı satırlarına.

“Siz hiç aşk mektubu almadınız; ama büyük bir aşkla bağlı olduğum tiyatromun icra yoluyla satışını engellediniz, bana geri verdiniz. Dolayısıyla bu sonsuz tiyatro aşkımın içinde o günden beri siz de oldunuz hep…” diye de özenle eklemişti.

Ruhundan kopan her bir sözcük, Demirel’in de, eşi Nazmiye Hanım’ın da yüreğine işledi. Demirel, “Yaşasın, yazdın!” demişti. Birkaç gün sonra da Nazmiye Hanım, “Size çok teşekkür ederim” demek için aramıştı. Kalpten gelen bu etkisi kocaman küçük adımın, artık kelimelerle bir tarifi yoktu…

Süleyman Demirel kimdir? Biyografisi

Süleyman Demirel öldü

Eşi Nazmiye Hanım, 27 Mayıs 2013’te hayata veda ettiğinde Alzheimer tedavisi görüyordu. 65 yıllık hayat arkadaşının ardından Demirel, sadece iki yıl yaşayabildi.

Demirel, 13 Mayıs 2015’te böbrek ve kalp yetmezliği, akut solunum yolları enfeksiyonu sebepleriyle hastaneye kaldırıldı. Tedavi altında tutulan Demirel, 17 Haziran saat 02.05’te hayatını kaybetti…

Demirel’in ölümü üzerine 17-19 Haziran tarihleri arasında ulusal yas ilan edildi. Elbette 28 Ekim 1993’te Polonya’dan ‘Beyaz Kartal Nişanı’nı, 7 Temmuz 1994’te Hırvatistan’dan ‘Kral Tomislav Grand Madalyası’nı, 7 Ekim 1996’da İtalya’dan ‘Liyakat Nişanı’nı, 1997’de Estonya’dan ‘Terra Mariana Haç Nişanı’nı, 1999’da Romanya’dan ‘Romanya Yıldız Nişanı’nı, 1999’da Gürcistan’dan ‘Altın Post’u, 6 Nisan 2000’de Almanya’dan ‘Liyakat Nişanı’nı boşun almamıştı…

19 Haziran’da TBMM’deki devlet cenaze töreninin ardından Kocatepe Camii’nde kılınan cenaze namazından sonra memleketi Isparta’ya götürüldü. Naaşı, ertesi gün 20 Haziran’da, İslamköy’deki hazırlanan mezarlığa defnedildi.

26 Ekim 2014’te, memleketi Isparta’da, memurluktan Cumhurbaşkanlığının sona erdiği döneme dek uzanan süreçte kullandığı eşyaların sergilendiği ‘Süleyman Demirel Demokrasi ve Kalkınma Müzesi’ açıldı. Tüm siyasi yaşamı boyunca çok sevilmiş, pek çok yere onun adı verilmiş, bununla birlikte popüler kültürde de yer etmişti.

Fikret Kızılok, 1995’te çıkardığı ‘Yadigâr’ albümünde yer alan ‘Demirbaş’ şarkısıyla, Demirel’in siyasetten uzak kalamayışını esprili bir dille anlatıyordu. Barış Manço’nun 1992’deki ‘Mega Manço’ albümdeki ‘Süleyman’ şarkısı da yine bir Demirel taşlamasıydı. Siyasi yaşamı boyunca Olacak O Kadar gibi pek çok programda eşi Nazmiye Hanım ile birlikte tiplemeleri yapıldı…

Siyasete olan tutkusu, esprili söylemleri ve iyisiyle kötüsüyle, doğrusuyla yanlışıyla 38 yıllık bir döneme vurduğu damga ile bir Süleyman Demirel geçti bu dünyadan…

Continue Reading
Click to comment

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

BİYOGRAFİLER

Emel Sayın

“Mavi Boncuk”, “Olmaz Böyle Şey”, “Feride” gibi birçok şarkı ve filmle evlerimize konuk, ses sanatçısı, yorumcu ve nihayetinde sinema oyuncusu Emel Sayın’ın hayat hikayesidir

Published

on

By

“İsmin ne dedi söyleyiverdim, Ferideee” diye elimde bir fırça, Emel Sayın ekranda çığlık çığlığa geçirdiğim çocuk günlerimi hafızama taşıdı bu yazı. Onun güzel sesi, filmlerinde ekranı dolduran güzelliği ile eminim bir tek beni etkilemiyordu…

Mavi Boncuklar, ben bu dertten ölürsem hiç mi kalbin sızlamaz söyle küçük beyler, olmaz böyle şeyler… Hangi birini saysam bilemedim. Birini seçsem eksik kalana üzüleceğim gibi. Siz, onu andığınızda aklınıza hangi şarkısı geliyorsa onu dinleyin de öyle okuyun olur mu?

Eminim, siz de benim gibi başardıklarıyla gururlanıp, pişmanlığına üzüleceksiniz.

Şimdi, bugün onun doğum günü, tam 73 yaşında ve hala su gibi duru bir güzellikle karşımızda. Benim, ona “İyi ki doğdun!” deme şansım varken buradayım ve “İyi ki!”, diyorum;

“İyi ki doğdun Emel Sayın!”

Emel Sayın biyografisi - İyi ki doğdun Emel Sayın.

Çocukluğu ve eğitim hayatı

Emel, 20 Kasım 1945’te, Sivas’ın Şarkışla ilçesinde Suat Hanım ve Ahmet Bey’in 4 çocuğunun en büyüğü olarak dünyaya geldi. Sayın ailesi, 1926’da Türkiye’ye gelen muhacir bir aileydi; Makedon kökenliydiler. 4 kız çocukları oldu. En büyüklerine Emel adını vermişlerdi. Bir gün bu ülkenin en özel isimlerinden biri olacağından habersiz, gülümsüyorlardı güzel bebeklerine. Sonra diğer kızları, Şenel, Fatoş ve Hülya geldi. Suat Hanım ve Ahmet Bey, Toprak Mahsulleri Ofisi’nde çalışıyorlardı.

Emel, okul yaşı geldiğinde, anneannesinin yanında Kayseri’deydi. İlkokula burada, Kayseri Cumhuriyet İlkokulu’nda başladı. Ortaokul zamanında da Konya’ya yerleşmiş olan ailesinin yanına gitti; ortaokulu burada okudu. Sonra ailecek İstanbul, Üsküdar’a taşındılar. Burada Emel’i müzik dolu, yepyeni bir hayat bekliyordu…

Edirne, Uzunköprü’de, Gazi Turhan Bey Ortaokulu’nda tamamladıktan sonra, Çapa Anadolu Öğretmen Lisesi’nden mezun oldu.

Emel Sayın biyografisi - İyi ki doğdun Emel Sayın.

Müzikle yoğurulmuş çocukluk

Emel, sesinin duruluğunun, güzelliğinin çok erken yaşta farkına varmıştı. İlkokul sıralarında yapılan şarkı yarışmalarının birincisi hiç değişmiyordu. Şarkı söylemek küçük Emel’in kalbinde, kocaman bir tutku oluvermişti. Küçük kalbinin hayalleri ne kadardı bilinmez, ama çok daha fazlasına ulaşacaktı…

Gerçekten de yetenekli bir kız çocuğuydu Emel. Sesiyle dikkat çekmemesi imkansızdı. Ailesinin de dikkatinden kaçmadı elbet. Arif Sami Toker’den müzik dersleri almaya başladığından 13’ündeydi. Yıllar sonra Toker’in yetiştirdiği en ünlü ve yetenekli sanatçı olarak kabul edilecekti. Daha sonra Münir Nurettin Selçuk’tan ders almaya başladığında, şans da bulaşacaktı hayatına. Üç yıl sürdü Münir Nurettin eğitimi. Yeteneği ile daha çok dikkat çeker olmuştu.

Emel Sayın biyografisi - İyi ki doğdun Emel Sayın.

Yaşı da artık genç kızlığı bulmuştu. Liseden de mezun olmuştu. Ardından üç yıl boyunca İstanbul Belediyesi Konservatuvarı, Beşiktaş Şan Bölümü’nde eğitim aldı. Şan eğitimini, Fransa’da zamanında Münir Nurettin Selçuk’a da eğitim vermiş, Şan Öğretmeni Alis Rosenthal’dan alıyordu. Onun gibi ünlü olacak, ismini duyuracak arkadaşları da oldu elbet. Muhittin Sadak’tan solfej derslerini alırken, ders arkadaşları Erkin Koray ve Mine Mater’di örneğin.

Emel Sayın biyografisi - İyi ki doğdun Emel Sayın.

Emel Sayın ilk kez sahnede

Aldığı eğitimler, öğretmenleri, dostlukları, müzik hayatının içinde her yerdeydi… Bu sırada Hürriyet Haber Ajansı bir müzik yarışması açtı. Emel, bu yarışmaya Münir Nurettin Selçuk’un klasik bir eseri ile katıldı. Emel, bu yarışmadan “Ses Kraliçesi” olarak ayrıldı.

Gönül Yazar’ın ilk eşi Necdet Yazar’ın Ankara Gençlik Parkı’ndaki gazinosunda ilk kez sahneye çıktığında 17’sinde güzeller güzeli bir Emel Sayın vardı sahnede. Aklından neler geçiyordu acaba? Çırpınan küçücük kalbi nasıl olmuş da bedenine sığmıştı? Müzik, belli ki başını döndürürken onun dimdik durmasını da sağlıyordu…

Emel Sayın biyografisi - İyi ki doğdun Emel Sayın.

Assolist Emel Sayın

Ailecek içinde bulundukları ekonomik şartlar sebebiyle Ankara’ya göçmüşlerdi. Emel, 1963’te, sınavla Ankara Radyosu’na solist olarak girdi. Burada yaklaşık 7 yıl çalıştı. Artık iyiden iyiye seyirci karşısında tecrübe kazanmıştı. Oldukça başarılıydı, beğeni kazanmıştı.

Egemen Bostancı, İstanbul müzik piyasasına transfer olmasını teklif etti. Emel, İstanbul’a taşındı; İstanbul Radyosu’na geçmişti. Ayrıca Lalezar Gazinosu’nda sahnede assolist olarak ışıldıyordu. Onu Türkiye’de pırıl pırıl bir gelecek bekliyordu.

Müzik albümleri, filmler, konserler… Neler yoktu ki…

Emel Sayın biyografisi - İyi ki doğdun Emel Sayın.

(İsmet Kasapoğlu ile)

Emel Sayın evlendi

1966’da, 21 yaşında prensesler gibi bir gelin olmuş, İsmet Kasapoğlu ile evlenmişti. 1975’te boşandılar. Ancak sadece bir yıl ayrı kalabildiler ve 1976’da tekrar evlendiler. Ancak o “çıt” sesini duyduktan sonra, ayrılık sözcüğü gölge olup ilişkinin üzerine düştükten sonra yol pek uzun devam edemiyordu. 1979’da yeniden boşandılar…

Emel Sayın biyografisi - İyi ki doğdun Emel Sayın.

(Selçuk Aslan ile)

Emel Sayın, 20 Haziran 1979’da Selçuk Aslan ile ikinci evliliğini yaptı. Ancak bu evlilik de sadece iki yıl sürdü; Eylül 1981’de boşandılar.

Emel Sayın biyografisi - İyi ki doğdun Emel Sayın.

(David Younnes ile)

Üçüncü ve son evliliğini de, David Younnes ile 4 Haziran 1986’da yaptı. Aşkı yeniden bulduğuna inanıyordu. Ancak bu evlilik de 1999’da bitti.

Müzikte sürdürdüğü başarıyı evlilikte gösterememişti maalesef ve bu evliliklerin hiçbirinden bir çocuğu olmadı. Yıllar sonra bir röportajında bunun en büyük pişmanlığı olduğunu itiraf edecekti…

Emel Sayın biyografisi - İyi ki doğdun Emel Sayın.

Profesyonel kariyer başlarken

İstanbul, kalabalığıyla, yoğunluğuyla Emel Sayın’ı da içine çekmişti. Durmadan çalışıyordu. İlk stüdyo albüm çalışmasına “Sus Sus Sus” adını verdi. Bu albüm için imza attığında, aslında sanat kariyerini profesyonel anlamda başlatmış oldu. Bu şarkı, aynı zamanda 1968’de, Hülya Koçyiğit ve Erol Büyükburç’un başrollerini paylaştığı “Sus Sus Kimseler Duymasın” adlı filme adını vermiş ve film müziği olmuştu.

1971’de, iki teklikten oluşan üç ayrı plak çalışması ile “Sus Sus Sus”, “Gel Gel Gel” ve “Doyamadım Sana” şarkılarını duyurdu.

Emel Sayın biyografisi - İyi ki doğdun Emel Sayın.

Albümleri

1972’de, 10 Türk Sanat Müziği şarkısından oluşan bir albüm çıkardı. İstanbul Plakçılık’tan çıkan kırmızı fonlu bu albümün ön yüzünde Emel Sayın’ın bir fotoğrafı vardı. Adı, “Son On Yılın En Sevilen On Şarkısı” olan bu albümün satışları 100 bine ulaşarak rekor kırdı. Bu şarkılar, filmlere müzik olması yönüyle de ayrıca ilgi çekmişti. Emel Sayın, artık çok daha ünlüydü…

1973’te “Emel Sayın 73”, 1974’te “Emel Sayın 74”, 1975’te “Emel Sayın 75”… adını verdiği albümler yayınlandı. Günümüze yaklaşırsak, 1997’de “Başroldeyim”, 2000’de “Ah Bu Şarkılar”, 2001’de “Dinle 2001”; daha da yaklaşırsak, 2011’de “Mavi Boncuk”, 2013’te “Hep Bana” albümleri ile karşımızdaydı…

Narin sesi, kulaklarımızdan hiç eksilmedi…

Emel Sayın biyografisi - İyi ki doğdun Emel Sayın.

Emel Sayın beyazperdede

İstanbul, her sanatçıya olduğu gibi Emel’e de yaramıştı. Burada bulunduğu zamanlarda, şöhretine şöhret kattı. Sadece şarkı söylemedi, beyaz perde de ışıldadı. Yıllar sonra oynadığı filmler sorulduğuna şunları söyleyecekti: “Sinemayı bütün tecrübesizliğime rağmen çok sevdim. 15 filmde başrol oynadım. İyi ki oynamışım o yıllarda, o filimlerde. Türk halkı o filimleri ve filimlerdeki şarkıları çok sevdi, hala da seyrediliyor”.

Ne kadar haklı değil mi? Mavi Boncuk’ta, Emel Sayın, Tarık Akan’ın gözlerinde kaybolan bakışlarıyla “Yalnız benim için bak yeşil yeşil” diye o güzel sesiyle şarkısını söylerken gözleri dolmayanınız, “Olmaz Böyle Şey” ile film biterken mutluluklarını paylaşmayanınız varsa, bu yağmurlu günü değerlendirmenin en güzel yolu olabilir mesela. Bu yazıyı her ne zaman okuyorsanız, o zamanın da önerisi olabilir tabii…

Sonra “Yalancı Yarim”, sonra “Gülizar”, sonra “Feride”… En az sahneye yakıştığı kadar, beyazperdeye de yakışmıştı…

Sonra televizyona da yakıştı. 2001’de Mehmet Ali Erbil’in eli merdaneli eşi olarak “Aşkım Aşkım” dizisiyle karşımızdaydı… Ve tabii, daha pek çok dizi veya programda konuk olarak da bulundu…

Emel Sayın biyografisi - İyi ki doğdun Emel Sayın.

Ödülleri ve bugünü

Emel Sayın, elbette birçok ödüle layık görüldü. Ancak bunlardan ikisi kuşkusuz en gururlandırıcı olanıydı. Emel Sayın, 1998’de, Türkiye Hükümetince ses sanatçısı, yorumcusu ve sinema oyuncusu kimliklerinde gösterdiği başarılardan mütevellit “Devlet Sanatçısı” unvanına layık görüldü.

2016’da düzenlenen “53. Uluslararası Antalya Film Festivali”nde ise, “Yaşam Boyu Onur Ödülü” onun oldu.

Kendimi bildim bileli onun sesi kulaklarımda. Onun tanımayan, bir şarkısını bilmeyen yoktur. Başarıyla yoğurduğu, çok çalışıp ürettiği hayatında hak ettiği birçok şeye de ulaştı. Bir röportajında ona en mutlu anları sorulduğunda, “Başarılı bir konser sonrası ve sevdiklerimle olmak” demiş. Dilerim gücün yettiğince hep sahnede ol, biz de hep senin seyircin sevgili Emel Sayın…

Hep bizimle ol…

Bir kere daha iyi ki doğdun…

Billur sesi, güzel kalbi, başarıları, pişmanlıkları ve “iyi ki”leriyle bir Emel Sayın geçiyor bu dünyadan…

Continue Reading

BİYOGRAFİLER

Seyfi Dursunoğlu

Tanıttığı ve sevdirdiği Huysuz Virjin ile gönülleri fetheden, kıvrak zekâsı, hazır cevap esprileri ile güldüren, eğlendiren, yaşamın pek çok rengine şahit olmuş Seyfi Dursunoğlu’nun hayat hikâyesidir

Published

on

By

“Aaa Katina’nın elinde makası

Biçemez ah biçemez…”

Bu şarkı her başladığında Huysuz Virjin’i anmayanımız var mı?

Ölüm haberini aldığımdan beri hepimiz gibi çok üzgünüm. Okudum, izledim ve naçizane yazdım. Ve ne kadar yazsam da eksik, biliyorum. Hala çok şey var yazacak. Pek çok şey düşündüm. Yalnız mıydı, mutlu muydu, hala kırgın mıydı? Ne kadar yaşarsa yaşasın, bütün ölümler erken geliyor insana. Ancak Seyfi Bey için düşündüğüm dolu dolu geçmiş bir yaşam. Hayatın bütün renklerini hissederek geçmiş bu dünyadan diye düşünüyorum. Çok geç ünlü olmuş belki; ancak öte yandan da o zamana dek bir sade vatandaş hayatı da yaşamış. Ve sonra yaşamının ikinci yarısı başlamış; Huysuz Virjin’i katmış yanına. Biz sonra, ikisini de çok sevmişiz. Bazen hangisini daha çok sevdiğimizi de bilememişiz…

‘Sizden bir şey isteyeceğim; beni görmediğiniz zamanda da sevin lütfen!’ diyordu bir keresinde ekrandan. Bazen insan sonsuzluğu keşfedebiliyor. Dünya dengeler üzerine kurulu ve insan, aslında toprak olduğunda değil de, unutulduğunda ölüyor. Şimdi bedeninde yaşadığı Seyfi Dursunoğlu hayata gözlerini kapadı. Ancak öyle bir karakter oluşturdu ki, Huysuz Virjin ölür mü? Seyfi Dursunoğlu’nu unutmak mümkün mü?

Ruhun şad olsun…

Seyfi Dursunoğlu kimdir? Huysuz Virjin kimdir? Biyografisi

Çocukluğu

Seyfi, 1 Ekim 1932’de, Trabzon’da, Selvi ve Mehmet Dursun çiftinin yedi çocuğundan altıncısı olarak dünyaya geldiğinde ailesi, ona ‘Seyfettin’ adını vermişti. Aslında soyadları ‘Tursun’du; ancak sonradan ‘Dursun’ olmuştu. ‘Gerçek adım Seyfettin Dursun. Kömürcü adı gibi diye değiştirdim. Seyfi Dursunoğlu yaptık. Gerçi bu sefer de kasap adı gibi oldu.’ diye anlatıyordu adını buluşunu.

16 yaşındayken ailenin altıncı çocuğu dünyaya gelene dek ailede el bebek gül bebek büyütüldü. ‘O olunca değerin gün be gün azalmaya başladı.’ diyordu.

Trabzon’da, Yenicuma Mahallesi’nde taşlıklı, kalabalık bir evde geçti çocukluğu. Manzaralı, güzel bir evdi burası; ancak sokağa çıkmak yasaktı. Sadece pencereden uçurtma uçurabilir ya da taşlıkta oynayabilirdi. Bu evde, herkes her istediğini yapamazdı. Kuralları, katı bir disiplini olan bir evdi. Seyfi Dursunoğlu bir röportajında, ‘… Çok mutlu değil çocukluğum, çünkü en büyük ablama teslim edilmişim. Çocuk üzerine egzersiz yapsın diye herhalde. Bütün işlerime o bakardı; ama o da çocuk sayılırdı. Ben 4 yaşındayken o da 12-13 yaşlarında falandı.’ diye anlatıyordu ablasının kendisine annelik edişini.

Babası Mehmet Bey, ticaretle uğraşıyordu. Hafızlığını da 9 yaşında almıştı. Seyfi’nin çocuk yaşlarında İstanbul’a bir iş kurmak için gitmişti. Ve İstanbul’a ailecek taşındıklarında henüz 6 yaşlarındaydı. Vefa’da bir ev buldular. Burada bir süre yaşadıktan sonra Beylerbeyi’nden bir ev alıp oraya taşındılar. Mehmet Bey, bu semti özellikle daha mutaassıp olduğundan tercih etmişti. Hatta komisyoncu biri yalı olmak üzere iki ev göstermişti de, Mehmet Bey camiye yakın olduğundan evi tercih etmişti. Seyfi Dursunoğlu çocukluğu için belki tamamen mutlu diyemiyordu; ama nihayetinde güzel anıları da vardı. Örneğin bu evdeki bir anısını şöyle anlatıyordu:

Seyfi Dursunoğlu kimdir? Huysuz Virjin kimdir? Biyografisi

(Ablası ile)

“Ablamla evcilik oynardık. Yemek yapmayı severdi. Ufak tencereleri vardı; ama büyük ablam malzeme vermezdi evden. O da bana derdi ki, ‘Kasaba git, de ki, annem düştü, bacağı morardı, bir parça et istiyor, onun üstüne koyacak. İyi gelirmiş de.’ Yalancılığım orada başladı herhalde. Gider, alır gelirdim. Ve ablam onu yemek yapardı. Nasıl bir yemekti hatırlamıyorum; ama oturur onu büyük bir iştahla yerdik.”

Daha ne anılar… Hepsi de aslında onun sanatçı yönünü besleyen anılarıydı…

Babası Mehmet Bey, fazlasıyla despot bir adamdı. Seyfi Dursunoğlu yıllar sonra babasından bahsederken bunu ‘Herhalde çok çocuk olması, çocuğa fazla itina gösterilmemesi kanısını uyandırmış olmalı.’ şeklinde bir sebebe bağlıyordu. Ancak aynı sebep annesinde böyle bir sonuç oluşturmamıştı. Selvi Hanım, çok yumuşak başlı, sakin, sessizce bir kadındı.

Seyfi Dursunoğlu kimdir? Huysuz Virjin kimdir? Biyografisi

Evde kanto söyleyen bir çocuk

Daha küçücük yaşlarında taklitler yapan, şarkılar söyleyen bir çocuktu Seyfi. Mesela ilkokuldayım diye başlıyordu anlatmaya bir röportajında yine. Karagümrük’te oturdukları dönemde, okulları çok yakındı. Okulda sinemaya götürüyorlardı. Çocuk aklının hatırladığı ilk film Şey Ahmet’ti. Şey Ahmet ata biniyor, koşuyor filmde ve Seyfi, izlediklerini çocuk aklına kazıyarak dönüyordu eve. Hemen bir sopayı üzerine bez sarıp güya at yapıyor, kendisini de mümkün mertebe Şeyh Ahmet’e benzetiyor ve başlıyordu bahçede Şeyh Ahmet olarak koşturmaya.

Ancak bu ilginin daha da evveliyatı vardı. Annesi anlatmıştı daha sonra ona bu hadiseyi. Seyfi 4 yaşındayken ateşlenmiş, yataklara düşmüştü. Öyle ateşlenmişti ki, yataktan atıyordu kendini. Anneciği ya düşerse diye çareyi bir yer yatağı sermekte bulmuştu. Yüksek ateş, o durumda kalkıp bir anda söylemeye başlamıştı:

“Bakışın şimşek gibi çakıyor

O güzel gözler beni yakıyor

Hele bir bak kalbim atıyor

Kirpiklerin gönlüme batıyor”

Ve seneler sonra işte bu kanto çıkıyordu ortaya. Ama Seyfi, bu kantoyu 4-5 yaşlarındayken söylüyordu çocuk şenliğiyle. Hasret duyulan geleceğe geç ulaşılsa da, başlangıcı çok erken olabiliyordu demek…

Seyfi Dursunoğlu kimdir? Huysuz Virjin kimdir? Biyografisi Seyfi Dursunoğlu kimdir? Huysuz Virjin kimdir? Biyografisi

Eğitim hayatı

Seyfi Dursunoğlu, kardeşleri arasında çocukluğu en iyi geçenlerden biri olarak görüyordu yine de kendini. Mesela abileri çok okumadı diye babası, onu dönemin iyi okullarından biri olan Fecri Ati Lisesi’ne göndermişti. (Arnavutköy – Bebek arasındaki bu okulun adı sonradan Boğaziçi Lisesi oldu.) Paralı bir okuldu burası ve Seyfi, ilk ve ortaokulu burada tamamladı. Bu okulda Zeki Müren ile arkadaştı. Ancak Seyfi ortaokuldayken Müren lisedeydi ve okul müdürünün ortaokul ve liselilerin görüşmesine getirdiği yasakla pek güçlü bir arkadaşlık kuramamışlardı…

Ferdi Ştatzer, bu okulda piyano öğretmenleriydi. Seyfi derste piyano çalanları hayran hayran izliyordu. Ferdi Bey, onun bu ilgi ve hevesini anlamış, yeteneğini de keşfetmişti. Ücretsiz ders vermeye başladı Seyfi’ye. Hocası ona tek el ders veriyor, Seyfi ertesi gün ona çift el iade ediyordu. Yatılı okuduğundan evden sorun olacak bir durum da yoktu. Ancak yaz geldiğinde ve okul tatil olduğunda işler karıştı. Babasından gizli yürüttüğü bu piyano dersleri için kalıp Bebek’e gitmesi, akşama babası eve dönmeden de Beylerbeyi’ndeki evlerine dönmesi gerekiyordu. Pek tabii günün birinde babasından önce eve yetişemedi. İşte o akşam nota kâğıtları yırtıldı. Ertesi gün de ‘Din dersine gideceksin’ dedi Mehmet Bey ve Seyfi de başladı. Yıllar sonra bir röportajında şöyle anlatıyordu bu konudan sonrasını:

“Kur’an dersi aldım tabii. Ayrıca Kur’an dersi aldığım için tutucu olmadım, hayır. Benim Allah korkumdan ziyade Allah sevgim vardı. Allah’ı seviyorum. Bir iş yapıyorsam, ‘Allah’ın sevgisini kazandım bu işi yaptığım için’ derim.”

Seyfi’nin liseye geçeceği dönemde ablası bir subayla evlenmişti. Biraz tutumluydu. Babasına, ‘Para verip okutacağına orada okutalım. Hem yakışıklı da, deniz subayı olsun.’ diye teklif etmişti Seyfi için. Babasının da aklına yatmıştı bu fikir. Oysa Seyfi hiç istemedi. Derdini annesine döktü; ama babası olacak demişti bir kere. Artık sınava mecbur girecekti. Annesi de ‘Yazmazsın, yanlış yazarsın.’ Diye akıl vermişti. Seyfi sınavda soruları yalan yanlış yanıtladı. Ancak yine de torpille aldılar kaydını. O yıl 90 kişi kabul edilmişti ve Seyfi, okula 82. kabul edilen öğrenci oldu. ‘Maalesef torpille bir başkasının hakkına tecavüz ederek Deniz Koleji’ne girmiş oldum.’ diye özetliyordu durumu.

Okurken de hala gönülsüzdü. İlk seneyi bitir seni alacağız, hadi ikinci sene derken, üçüncü senenin sonuna gelmişti. Buradan sonrası Harbiye idi ve oradan hiç çıkamayacaktı. Kendi sorununu kendisi çözdü. O dönem 4-5 dersten kalarak nihayet okuldan atıldı. Rahat bir nefes almış hissediyordu, pek memnundu. Daha sonra Haydarpaşa Lisesi’ne kaydoldu. Kurtulmuştu ya Deniz Koleji’nden, şimdi tam bir arı gibi çalışıyordu; ama ne çalışmak, sınıf birincisi olmuştu. Bu dönemlerden ne pozlar, ne fotoğraflar biriktirmişti albümünden. Gerçekten çok yakışıklı bir delikanlıydı ve pozları artist edasındaydı. ‘Çok yakışıklı bir sınıftı. Ben sondan dördüncü beşinci gelirdim.’ diye anlatıyordu bir röportajında.

Yakışıklıydı, evet. Farkındaydı da. Ancak Deniz Koleji’nden ayrılıp buraya geldiği için ailesine karşı çok büyük sorumlulukları olduğunu düşünüyordu. Ders çalışmaktan gözleri öylesine yoruluyor, o kadar uykusuz kalıyordu ki, ertesi gün insanlara balık gibi bakıyordu. Bundan sebep biraz pısırık kalmıştı; ancak ailesine karşı kendine yüklediği sorumlulukların da üstesinden gelmişti.

“Çok çalışkan bir talebeydim. O çalışkanlık için o resimler nasıl çekildi, o pozlar nasıl verildi, bilmiyorum.” diyordu…

Seyfi Dursunoğlu kimdir? Huysuz Virjin kimdir? Biyografisi

Tiyatrocu olma hayali

Mehmet Bey hafız kelam bir adamdı. Evde şarkı dinlenmezdi. Klasik Türk Müziği de değil, sadece türkü dinlenirdi. Ama o daha 4 yaşındayken ateşler içinde kantolar söyleyen bir çocuktu; bu yol geç de olsa hayalini kurduğu bir yerlere varacaktı. Şimdilik tek isteği subay olmamaktı ve o eşikten dönebilmişti. Ve aslında bu hedefe öyle kitlenmişti ki, sadece ne olmak istemediğini biliyordu. İşte tam da bundan sonra istekleri üzerine düşünmeye başladı…

Sanatçı olmak istiyordu, tiyatrocu olmak istiyordu. Bir tek en küçük amcasını çok kültürlü bir adam olarak tanırdı. Bu isteğini ona açmak istedi. Bin bir bahane ile babasından izin kopararak İzmir’e, amcasının yanına gitti. Amcasına tiyatrocu olmak istediğini söylediğinde ise aldığı cevap şuydu:

“Ne diyorsun sen, bizim aileden tiyatrocu çıkmaz! Def ol biletini al, geri dön!”

Ve Seyfi döndü. Bir süre bu konuyu kimseye açmadı. Amcası bile ardında durmayacaksa, hiç şansı yoktu. Zamana bırakmaya karar verdi.

Tahsiline devam etti. Lisenin ardından, üniversitede İngiliz Filolojisi Bölümü’ne kaydoldu. Ancak üniversitede devam zorunluluğu yoktu. Önce sinemalar, gezmeler, aman hadi piknikler derken ipin ucunu kaçırmıştı. Ardından da babasının iflasıyla maddi zorluklar baş gösterdi. Askerlik de gelmişti artık. Okula da devam edemiyordu, askere gitti.

Seyfi Dursunoğlu kimdir? Huysuz Virjin kimdir? Biyografisi

Memuriyet dönemi

Askerden döndüğünde babasının durumunda pek değişiklik yoktu. Bir evleri vardı. İki katı kiradaydı ve bir de çalışanlar eve destek oluyordu. Onlardan biri de Seyfi’ydi. Beylerbeyi Kültür Cemiyetlerindeki faaliyetleri seyreden birkaç kişi vasıtasıyla Kulüp 12’ye tavsiye edilmişti. Bir yandan da SSK’de memuriyet yaşamı başlamıştı.

Çok çalışkan bir memurdu. Tek sıkıntısı Beylerbeyi’nden kalkan 8.18’deki vapura muntazaman yetişemediğin çoğu zaman geç kalmaktı. Onu da yalan söyleyerek çözmeye çalışırdı. ‘Her şey sırf bir dakika daha uyuyayım diye’ özetliyordu bir röportajında bugünleri. Ve şöyle devam ediyordu:

“Yani memuriyette tek hatam geç kalmaktı. Ama gelip yerime oturduğum zaman onu rahat rahat telafi ederdim. Ve severlerdi beni, becerikliydim, elim çabuktu, pratiktim. Mesela hastalanan işçilerin ödemeleri yapılır, onun bir kâğıdı var getirilir, onun hesabı yapılacak. Artık o kadar basit ki, makineyi bile bakmadan kullanırım. İmzalat al paranı. Herkes benim sırama gelirdi ki, işi çabuk görülüyor diye. Öyle çalışkan bir memurdum.”

Sonraları bu geç kalma işine kendiliğinden bir çözüm bulundu. Abisiyle bir büyük kavga etmişlerdi. Evde hala kurallar üzerine kuralı aynı disiplin devam ediyordu. Kimsenin evden ayrılıp bir başka evde yaşamasına müsaade yoktu. Ancak bu kavga her şeyi değiştirmiş, babası ses etmemiş, Seyfi de evden ayrılmıştı. ‘Tarihlerle aram yoktur, sanırım 25-30 yaşlarındaydım.’ diye anlatıyordu.

Planladığı bir durum olmadığından her şey çok çabuk gelişti. Önce Tarlabaşı’nda bir ev buldu. Ancak evinin arkasında yapılan araba kaynaklarının kokusu müthiş dayanılmazdı, burada sadece 6 ay dayanabildi. Ardından bir arkadaşının Atikali’de bulunan müştemilatına yerleşti ve burada da 6 ay geçirdi. Sonunda hep bahsettiği Şişli’deki bodrum kata taşındı. Burayı özellikle kaloriferli olduğu için tercih etmişti. ‘Kalorifer benim için çok mühim’ diye anlatıyordu. Burada uzun yıllar yaşadı; Huysuz Virjin’i keşfedene dek…

Geçinemiyordu. Parasızlık git gide daha da rahatsız ediyordu. İkinci bir iş arar oldu. Akşamları terzilik yapmaya başlamıştı. Sosyal Sigortalardan çıkıyor, akşam terzinin yanına gidiyor, orada bir müddet çalıştıktan sonra kalanını eve götürüyordu. Evde yediği hızlı bir yemeğin ardından tepesinde bir küçük ışık ile parça başı boncuk işliyordu. Ertesi gün gözleri şişmiş bir halde yeni günün döngüsü başlıyordu. Çalışmaktan gocunmuyor, bir yandan da para biriktiriyordu. Hatta bir dönem küçük çapta tefecilik de yapmıştı. Biriktirdiği paradan memur arkadaşlarına faizle borç veriyordu.

Seyfi Dursunoğlu kimdir? Huysuz Virjin kimdir? Biyografisi

Sürekli soruyordu kendine: Ne yapmalıyım? Bir şey yapmalıydı; ama ne? Şişli Tepebaşı arasında işine yürüyerek gidip geliyordu. Yürürken bunları düşünüyordu. ‘Terzi mi olayım, ne olayım, bir şey olayım, bir şey yapayım, bu memuriyetten kurtulayım.’ Müdürünün söyledikleri de aklına takılmıştı. Diyordu ki, ‘Sen müdürsün ayda 100 lira borç yapıyorsun. Ben müdürüm ayda 500 lira borç yapıyorum. Yani zannetme ki müdür olduğun zaman olay düzelecek.’ Bunları aklına öylesine kazımıştı ki, memuriyetten ayrılıp bir şey yapmayı kafasına koydu.

Ev sahibesi de, ‘En iyisi zengin bir kadın bulup evlen, yoksa bu hayattan kurtulamazsın.’ Diye tavsiyeler veriyordu. Tüm dinlediklerini kafasının içinde evirip çevirdi yürüdüğü yollar boyunca. Yapması gereken işi kafasında şekillendiriyordu. Fiziğini kaybettiğinde de hala geçerli bir iş olmalıydı ve becerebileceği bir şey. Aklına komedyenlik geldi. Daha çocukken söylemeye başladığı kantolar, taklit ettiği roller, neden olmasındı! ‘Mühim olan ağzımdan çıkan laftır. Ömrümün sonuna kadar komedyen olurum dedim.’ diye anlatıyordu karar verdiği anı.

Huysuz Virjin, yavaş yavaş şekilleniyordu. ‘Memur maaşı insanca yaşayabilecek bir maaş olsaydı, Huysuz Virjin diye birini kimse bilmeyecekti.’ demişti. Öyleydi sahiden. Pek çok insan çocukken taklitler yapardı; ama hepsi komedyen ya da oyuncu olmazdı ya. Huysuz Virjin’i doğuran, daha çok parasızlık, çaresizlikti…

Seyfi, bodrum katında otururken ayak hesabı ile evini ölçmüştü; bir boydan bir boya 16 ayaktı. Yıllar sonra Seyfi Dursunoğlu olduğundaki evi için şöyle diyordu:

“Şimdiki evimle aynı ölçüyü yapıyorum, Allah’ım diyorum sana çok şükür, çok şükür…”

Seyfi Dursunoğlu kimdir? Huysuz Virjin kimdir? Biyografisi

Huysuz Virjin’e adım adım

Hala Sosyal Sigortalarda çalışmaya devam ediyordu. Bir yandan da kararlarına bir adım atmak istiyordu. Kadın kılığına girerse memuriyetten beni kimse tanımaz diye düşünmüştü. ‘Çok genç yaşlarda şöhret olmak isterdim.’ Diye anlatıyordu yıllar sonra. Oysa ilk kez sahneye çıktığında 38 yaşındaydı. Tesadüf Kulüp 12’de Ramazan eğlenceleri yapılıyordu. Ve şöyle anlatıyordu o günü:

“Belca yazıcı diye bir hanım var, o beni ekibine alıyor. Onun programının arasında çıkıyorum. Bir arkadaşla beraber kanto yapıyorum içeri giriyorum. Kıyafet değiştiriyorum, çıkıyorum çarliston yapıyorum. Tekrar selam veriyorum, peruğumu çıkarıp içeri giriyorum.”

Sahneye çıkmıştı çıkmasına da, buna bir devamlılık gerekiyordu. Bir arkadaşı vardı, Zeki Müren ile ortak arkadaşlarıydı. Müren ile de zaten okuldan arkadaşlardı ve Müren, Seyfi’nin oyununu görmek istiyordu. Yıllar sonra bir röportajında şöyle anlatıyordu bu anıyı:

“Zeki Müren benim oyunumu görmek istiyormuş. Çok güzel oryantal yapardım, onu görmek istiyor. Bu arkadaş geldi dedi ki, ‘Bekri Pavyon diye bir yer var, orada çık oyna. Zeki Müren de ağırlığını koyacak, sen orada devam edeceksin. Sana işte al bir iş imkânı!’ dedi. Oryantal elbisesi diktim, hazırladım. Hamama gittim, hamam otu yaptım. Kafasız düşünmüyorsun ki, iki gün sonra çıkacak hepsi fırça gibi. İşte çocukluk mu nedir, bilmiyorum. Bekri Pavyonda, Tepebaşında, orada oryantal yaptım bir gece. İsim taktık, bilmem ne Ufuk. Orada da soyadı Ufuk olan meşhurlardan biri varmış. O güya itiraz etmiş. Bu soy adla oynayamaz demiş. Benden sonra orayı polisler basmış. Böyle bir haber geldi…”

Bir tatsızlık yaşanmıştı; ama sonuçta Müren de Seyfi’nin şovunu görmek istiyordu ve görmüştü. Aynı arkadaşı bir kez daha geldi, gidelim sen otur, anlat derdini Zeki Müren’e dedi. Müren, Küçük Çiftlik Park’ta çalışıyor, Şile’de de film çekiyordu o dönem. Şile’ye gittiler. O geceyi geçirip ertesi gün kahvaltıda bir araya geldiler. İçine dokunan yaşadığı bir anı şöyle anlatıyordu:

“’Sen ne kadar maaş alıyorsun Seyfi?’ dedi. 395 lira dedim. Zeki Müren güldü. Bir fenama gitti o gülme. 395 denir de 400 denmez, ona gülüyor o. Fakat o kahkaha benim kafama çivi gibi çakıldı. Ve ondan sonra işte sanatçı olmaya karar verdim.”

Zeki Müren ile durumlarını da genel anlamda şöyle özetlemişti:

“Şimdi efendim Zeki Müren ile ben okul arkadaşıyız. O hep istedi ki, onun avaresi olayım. Vardır onun öyle 5-6 tane avaresi. Hiçbir zaman avaresi olmadım. Bir bodrum katında yaşıyordum. Ama o bodrum katın prensiydim ben. Zeki Müren’in evine gidip de avare pozisyonunda kalacağıma, kendi memur paramla; -ama beş çeşit yemek yemiyordum da bir çeşit yiyordum- ama evimin sahibiydim. Evimde istediğim hayatı yaşıyordum. Buna çok içerlerdi. Niye gelmiyor, niye gelmez, niye ilgi göstermez…”

Seyfi Dursunoğlu kimdir? Huysuz Virjin kimdir? Biyografisi

Huysuz Virjin’e ilk adım

Seyfi, arada ekstra para kazanmak için Ramazan eğlencelerinde sahneye çıkıp kantolar söylüyordu. Bir gün onu seyredenler arasında Muzaffer Hepgüler ve karısı da vardı. Öyle çok beğenmişti ki, Kulüp 12’ye gidip, ‘Bütün kadroyu çıkarın. Bir çocuk var, öyle kantolar yapıyor, öyle şarkılar söylüyor ki, görmeniz lazım.’ Demişti. Böylece Kulüp 12’de işe başladı.

Huysuzluğa gelince, ‘Bunun ilk adımını Günay Bey attı.’ diye anlatıyordu Huysuz Virjin’in macerasını Seyfi Dursunoğlu. Kulüp 12’de çalışıyordu. Orada tanışıp ahbap oldukları dostları geniş bir arkadaş grubu olarak çıkıp gelmişlerdi. Seyfi sahnedeyken, dostların da keyfi yerindeydi. Sonra başladılar şarkıya:

‘Fincanı taştan oyarlar balam oyarlar…”

Koro halinde bir sataşma vardı. Sahnede kıvrak zekasını ilk kez o gün kullandı. Müstehcen bir cümle ile karşılık verdi ve salon coştu. İnsanlar gülüyor, eğleniyordu. Arkadaşının söylediklerini şöyle aktarıyordu Seyfi:

“Günay dedi ki, olay burada başlıyor. Kanto bir basamak, sen bundan sonra seyirciye laf atarak, espriler üreterek bu programı çok iyi bir yere getirirsin.”

Öyle de oldu. Seyfi, Huysuz Virjin olarak önce küçük mekânlarda sahne aldı. Huysuzluğu, kanto ile karışık şovu, dilden dile dolaşır olmuştu. Zamanla daha büyük kulüplerden teklifler aldı. Bundan böyle gündüzleri bir İstanbul beyefendisi Seyfi Dursunoğlu, geceleri de sahnede Huysuz Virjin idi. Şöhreti arttıkça arttı. Özellikle 70’li yaşlarında en şöhretli yıllarını yaşıyordu. Sahnede Huysuz Virjin olarak kimsenin söyleyemediği şeyleri söyleyecek güce erişmişti. Öylesine enerjikti ki, sahnede topukluları ile saatlerce dans adamın yaşı, kimsenin aklına bile gelmiyordu…

Seyfi Dursunoğlu kimdir? Huysuz Virjin kimdir? Biyografisi

Neden Huysuz Virjin

‘Birkaç yere sanatçı olarak başvurdum; beğenmediler, bir gün çalıştırdılar, gönderdiler. Sonra baktım, Seyfi’yle bu işi beceremeyeceğim, Huysuz Virjin tipini yarattım.’ diyordu.

Adı da Adile Naşit’in anneannesine dayanıyordu. Küçük Verjin, yani kantocu Viryinia, ilk Rum kantocu idi. Ufak tefek, minyon bir kadın olduğundan ona Küçük Virjin diyorlardı. Seyfi Dursunoğlu kendine bir sahne ismi aradığı vakit, akla Küçük Virjin düştü. Ancak kendisi 170 cm boy ve üzerine topuklularla sahnede daha ziyade dev bir kadındı. Virjin kaldı. Ancak adının başına bir mahlas da gerekiyordu. Sahnedeki huysuzluğu arkadaşı Günay ile keşfetmişti. Yanındakiler de ona hep ‘Abi o kadar huysuzsun ki, senin mahlasın huysuz kalsın.’ diyorlardı. Seyfi Dursunoğlu Huysuz Virjin’i şöyle özetliyordu:

“Bana büyük bir iyilik yaptılar, çünkü şovuma cuk oturan bir kelime oldu huysuz. Ben sahnede huysuz bir kadını canlandırıyorum. Evde kalmış, histerik, kendini beğenmiş bir kadın. Ancak her şeyin doğrusunu söylüyor ve dokuz köyden kovulmuyor. Halkın düşündüğü ama kimsenin kimseye söylemediği şeyleri, hakaret etmeden söylüyor. Dozu ayarlanmış bir espri.”

Seyfi Dursunoğlu kimdir? Huysuz Virjin kimdir? Biyografisi

Huysuz Virjin’in ilk yükselişi

Seyfi, o gün o yokluğun içinde ne olmak istediğine çareler düşünürken doğru kararı vermişti. Kantoyu bir basamak, hatta şovunun bir parçası olarak kullanmıştı. Yaşı elverdikçe de alaturkadan beslenebileceğini anlamıştı. Çok iyi gidiyordu…

Sonra bir gün Öztürk Serengil kendisine bir teklifle geldi. TRT’de çekilecek bir yarışma programına jüri üyesi olması isteniyordu. Tek kanal dönemiydi. Yani burada olmak büyük bir şey demekti. Elbette hemen kabul etti. Şöyle anlatıyordu program sürecini:

“Seyfi Dursunoğlu olarak jüride yerimi aldım. Akılda kalayım diye bir televizyona çıkarılma ihtimalimin zayıflığını biliyorum, onun için herkesten farklı şeyler yaptım. Herkes mesela bir yarışmacıyı seyretti 6 numara verdiyse, ben 1 verdim. 1 dedim, kötü dedim. Akılda kalayım diye sırf bunları yaptım ve 3 program filan çalıştık galiba. Onlarda kadın kılığına girip kantolar da yaptım. Sonra işte jüri yavaş yavaş değişmeye başladı. Bana çok faydası olmuştur, beni Türkiye’nin tanıması açısından.”

Gerçekten öyleydi. Serengil’e verdiği esprili ve hazır cevaplar dikkatten kaçmamıştı. Artık herkes onu tanıyor ve ondan bahsediyordu. Şöhreti geç de olsa yakalamıştı. Aslında iki ayrı hayat yaşamış gibi hissediyor olmalıydı.

Sahnede işini nasıl yaptığını, avantajın onsa oluşunu ve bunu nasıl değerlendirdiğini de anlatmıştı bir röportajında:

“Şöyle bir avantaj var; elinde mikrofon var, senin söylediğin lafı herkes duyuyor. Oradan bir kişinin sana attığı lafı, yanındaki masalar duyar. Avantajlı değil laf atan, orada büyük bir şey var, mikrofonun benim elimde olması. Bu bir, ikincisi de memleketimin verdiği bir pratik zekâ var bende. Ben ne çok akıllıyım, ne çok kültürlüyüm. Ne çok şöyleyim, ne çok böyleyim. Kendimi kesinlikle methetmiyorum; ama pratik zekâm var. Ondan da sahnede istifade ediyorum. Bu da benim işimi görüyor.”

Seyfi Dursunoğlu kimdir? Huysuz Virjin kimdir? Biyografisi

(Son kanto)

Televizyonda Huysuz Virjin ve RTÜK

Seyfi Dursunoğlu, 70’lerde ‘Huysuz Virjin 1’ adını verdiği bir kanto plağı yaptı. Artık sahnede olmadığında da sesini duymak mümkündü. Televizyondan sonra onu izlemek daha mümkün oldu elbette. Şovu ülke sınırlarını da aşmıştı bu arada. Pek çok ülkede sahne almıştı. Televizyon yolculuğu 1997-1998 Huysuz ve Tatlı Kadın adlı programı sunması ile başladı. Ardından 1998’de ‘Huysuz Şimdi Hostes’ ve ardından yıl bitmeden ‘Huysuz Show’ geldi. Huysuz Show ile kendini tüm Türkiye’ye tanıtmış ve çok sevdirmişti.

2004’te başlayan ‘Popstar Türkiye’ yarışma programında ikinci sezonda İbrahim Tatlıses, Deniz Seki ve Garo Mafyan ile birlikte jüri üyesi olarak bulundu. Elbette bir yandan da herkesin görmek istediği huysuz şovu için oradaydı.

2005’te başlayan ‘Benimle Dans Eder misin?’ adlı yarışma programında da sunuculuk teklif edilmişti. Aslında öncesinde Kanal D, ana haber başlamadan önce ‘Huysuz Show’u canlı olarak yapmasını istemişti. Ancak bu yaştan sonra haftanın beş günü üst üste bu temponun ağır geleceğini düşünen Seyfi Dursunoğlu teklifi kabul etmedi. Dans yarışması sunuculuğu bunun üzerine geldi. huysuz Virjin,tüm sahneyi doldurarak programı sunuyordu. Elbette çok yoruluyordu. Buna yetişmenin sırrı da kendine iyi bakmaktan geçiyordu. Seyirci kostümün ardındaki adamın yaşını izlerken idrak edemiyordu. Sebebi de işte o adamın kendine çok iyi bakıyor olmasıydı.

2007’de RTÜK tarafından gelen düzenleme ile ekranda kadın kılığına girmiş erkek görmenin istenmediği kanaatine varılmıştı. Seyfi Dursunoğlu olarak çıkabilirdi; ancak Huysuz Virjin istenmiyordu. Sansür uygulandığını belirterek Huysuz Virjin’i artık canlandıramayacağını duyurdu. Bu konu onu çok üzmüştü. Bir röportajında şöyle anlatıyordu kırgınlığını:

“Ben 45 sene evvel kadın kılığına girdim, program yaptım. E peki 45 sene evvelki Türkiye beni kabul etti de, 45 sene sonra mı kabul etmeyecek?”

2012’de Benzemez Kimse Sana adlı yarışma programına jüri olarak katıldı. Ekrandaydı; ancak takım elbisesi içinde Seyfi Dursunoğlu olarak. Tabii hazır cevap ve esprili kimliğini de yanında getiriyordu. Şov bir şekilde devam ediyordu. Program 2015’te final yaparken, son kez sahneye Huysuz Virjin olarak çıktı. ‘Bu benim son kantom’ demişti.

Seyfi Dursunoğlu kimdir? Huysuz Virjin kimdir? Biyografisi

Huysuz Virjin değerlendirmesi

Seyfi Dursunoğlu, yaptığı işin zorluğunu en çok yaparken fark ediyordu.

“Sana espri yapacağım, etraftakiler gülecek; ama sen çok rencide olmayacaksın. Bu dozu ayarlayabilmek çok mühim.’ diyordu.

Neden kadın kılığına girdiği konusunda da sebebi, espri yelpazesinin genişlemesiydi. Çünkü sahnede hem bir kadının hem de bir erkeğin yapacağı espriyi yapabiliyordu. Bu rahatlıktan sebep Huysuz Virjin olmayı tercih ediyor ve seviyordu.

Bir keresinde kendisine yöneltilen ‘Ahlaki bir tutucu yanınızda var, değil mi?’ sorusunu şöyle yanıtlamıştı:

“Var tabii, ben tutucu insanım. Yani bakmayın şovumun azgınlığına, o ekmek parası. O, orada yapılması gereken bir şey. Bir de bunu dünyada çok az insan yapıyor. 1,5 – 2 saat doğaçlama, hiçbir yazısı çizisi olmadan, çok zor. Teklersen kaybedersin. Nefes alırsan da kaybedersin. Yani sizin ağzınızdan lafın son harfi çıktığı an cevap verirsen, galipsin. I mı diye cevap verirsen galip değilsin, olay bu. Onun için çok zor bir iş bu ve işimi bitirip kulise geldiğim zaman gözüm ağrıyor, kafam ağrıyor, ağzım ağrıyor, vücudum ağrıyor. Her tarafım birden çalışıyor çünkü. Gelen lafı dinleyeceksin, beyne gidecek, oradan espriyi bulacaksın ağzına gidecek, mimiklerinle, hareketlerinle cevap vereceksin. Çok zor bir iş.”

Seyfi Dursunoğlu nihayetinde hafız bir babanın kültüründe büyümüştü. “Şehit haberleri aldığımda, acı haber aldığımda sahneye çıkamam. Herkes üzgünken benim orada komedi yapmam da doğru değil.” diyordu.

Bunlarla birlikte Huysuz’un yeri gelip hatalar yaptığını da kabul ediyordu. Ancak ‘Komedide müstehcenlik vardır. Bunlardan vazgeçerek komedi yapmak çok zor.’ diyordu.

Sonra kabul edilmeyen yanları anladığını da söylüyordu. Zaten buna rağmen başarmış olmaktı mühim olan.

“Aslında kadın kılığına giren bir insanın sevilmesi çok makul gibi gelmiyor. Bana da gelmiyor, kimseye de gelmez. Ancak ne var ki, bu iş sahnede başlıyor ve bitiyor. Sahneden sonra sahneyle ilgili yaşantımda hiçbir şey yok. Yani ne silikon yaptırdım, ne kılımı aldırdım ne bilmem ne yaptırdım. Pazara giderim herkes gibi alışverişimi yaparım. Komşularımla münasebetlerim gayet makul, normal. E o zaman bu adama bizim bir şey demeye hakkımız yok. Bu, ekmek parası için kadın kılığına giriyor.”

Ve şunları da ekliyordu:

“Tabii ki bir sürü sanatçının benden daha çok parası vardır. Ama ben, tekrar söylüyorum, Türkiye’de böyle bir olayı kabul ettirmektir benim için en mühim olan. Tabii ki bu bana bir para getirdi. Bu para beni ölünceye kadar da götürür. Mühim olan, onu hep söylerim, mesela İbrahim Tatlıses, bağlamanın ucunu göründüğü zaman bizim halkımızın yüzde 90’ı bayılır keyiften. Ama bir erkeği kadın kılığında gördüğü zaman aynı keyfi alır mı, almaz mı, onu bilmiyorum. Ama ben, onu da sevdirdim insanlara. Sevilmesi zor olan bir şeyi sevdirdim.”

Gerçekten de sevdirmişti…

Seyfi Dursunoğlu kimdir? Huysuz Virjin kimdir? Biyografisi Seyfi Dursunoğlu kimdir? Huysuz Virjin kimdir? Biyografisi

Seyfi Dursunoğlu öldü

Seyfi Dursunoğlu, KOAH hastasıydı. Son 15 gündür İstanbul Altunizade Acıbadem Hastanesi’nde tedavi görüyordu. Ancak 17 Temmuz’da bedeni devam edemedi. Seyfi Dursunoğlu, 16.45’te hayata gözlerini kapadı. Cenazesi yarın (20 Temmuz) öğle namazını müteakip kılınacak cenaze namazının ardından Zincirlikuyu Mezarlığı’na defnedilecek.

Kırgınlıkları olsa da, mutsuz da değildi. O, ‘Bu yaştan sonra…’ diye başlayan tüm önyargıları yerle bir etmiş, kendini zirveye taşımıştı. Bir yerde çok kıskanç birisi olduğundan bahsediyor, neyse ki yaptığımı kimseler yapmadı da, bir ben yaptım diyordu. Türkiye tarafından böylesine çok sevilmesinin kuşkusuz sayısız sebebi vardı.

Bir keresinde ‘Ölümden korkar mısınız?’ diye sorulmuştu ve şöyle yanıtlamıştı:

“Hayır, korkmuyorum. Yalnız ne var biliyor musun, tuhaf bir şey, evin en üst katı yatak odam, merdivenlerden yatak odasına çıkarken, yarın acaba inebilecek miyim, diyorum. Bu yaşın verdiği bir şey.”

Yıllar önce bir röportajında vasiyetini de açıklamıştı. 6 kardeşi vardı ve evlenmemiş, çocuk yapmamıştı. Mirasını Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’ne bağışladığını söylüyordu. Bununla birlikte organlarını ve bedenini de bilimsel çalışmalarda kullanılmak üzere devlete bağışlamıştı. ‘Öğrenciler Huysuz Virjin ile hem öğrensin, hem eğlensin!’ diyordu.

Bir sahnesini sonlandırırken peruğunu çıkarıyor, sözlerini sonlandırıyor ve şarkısını söylüyordu. Şimdi o sahne son veda gibi:

“40 senedir çalıştık, biz artık eski dost olduk. Sizler gibi dostum olduğu için ne mutlu bana…

Unutulmuş birer birer

Eski dostlar, eski dostlar…”

Dostluğuna bir küçük parça olabildikse şimdi ne mutlu bize…

Bir günü iki ayrı özel karakterde yaşayan, gündüz İstanbul beyefendisi Seyfi Dursunoğlu, gece sahnesinde Huysuz Virjin, kıvrak zekası, esprili ve sivri dili ile bir özel insan geçti bu dünyadan…

Continue Reading

BİYOGRAFİLER

Dilber Ay

“Ben Barak türkülerinin anasıyım” diye kendini tanıtan, türkülerini duyurmak için nice zorlu yollardan geçen, dram yüklü bir hayatın başkahramanı, Dilber Ay’ın hayat hikayesidir

Published

on

By

Bazen şiddet hayatımızda nasıl da normalleşiyor. Dilber Ay ise, giderek normalleşen bu duruma sesini türküleriyle yükseltmiş. Öyle çok yanmış ki canı, belki can yakmayı da öğrenmiş; ama daha çok sertleşip bir kaya gibi görünmeyi seçmiş. “Kendimi korumak içindi her şey!” demiş bir röportajında; Aileden, çevreden böyle gördüm. Bir de ekmeğimi kendim kazanıyorum ya, mikrofonu elime alınca kendimi hep erkek gibi hissettim. Cahillik çağlarımdan kaldı bu sertlik.”

Hayatını şu bir iki cümleyle özetlemiş sanki. Ama içine girdikçe ne olaylar var, ne olaylar… Ve ne olursa olsun, ailesinden hiç vazgeçmemiş. Doğrusu bu diye öğretildiğinden mi, yoksa kalbinde hep özlediği aile sevgisinden mi bilinmez. İşte tüm bu yaşadıklarının toplamında o, Dilber Ay olmuş…

Doğallığı, sert duruşunun altındaki ince ince sızlayan kalbi ve türküleriyle göçüp gitti bu dünyadan artık. Dilerim mekânı cennet olsun…

Ruhu şad olsun Dilber Ay…

Dilber Ay öldü. Dilber Ay kimdir? biyografisi

Çocukluğu

Dilber, 1 Ocak 1956’da, Kahramanmaraş’a bağlı Pazarcık ilçesinde, kökeni Halep’e dayanan, yarı Yörük yarı Kürt bir ailenin çocuğu olarak, bir çadırda dünyaya geldi. Ailesi, Gureşan aşiretine mensuptu.

Yıllar sonra İzzet Çapa, kendisiyle yaptığı bir röportajda, “Gel en baştan başlayalım… Dilber Ay mı doğdun, sahne mi seni Dilber Ay yaptı?” diye sorduğunda, şunları söyleyerek başlayacaktı çocukluğunu anlatmaya:

“Dilber Ay doğdum, Dilber Ay kaldım… Köküm Halep’ten gelme. Aşiret çocuğuyum. Gureşan aşireti. Ehlibeyt’im. Çadırda doğmuşum. Ağlarken bile Barak okumuşum. Barak’ın anasıyım ben.”

Öyle işte, bir şekilde hayat başlamıştı…

Kahramanmaraş’ta ilkokul 3.’cü sınıfa kadar okudu. Daha sonra ailesi ekmeğini başka yerde kazanmayı denemeye karar verdi. Önce Ankara’ya, oradan da Bolu, Düzce’ye göç ettiler. Sonunda Düzce’ye yerleştiler. Ama Dilber, bir daha okula hiç gitmedi. Bir bakıma derdini anlatacak kadar okuyup yazabiliyordu artık. Ama derdi anlatabileceğinden çoktu. Hayat onun için zor geçiyordu ve daha da zorlaşacaktı…

Dilber Ay öldü. Dilber Ay kimdir? biyografisi

Acı yüklü yetenek keşfi

Radyodan bir ekip göndermişlerdi Düzce’ye. Güzel sesleri keşfetmek üzere gelmişler, askerlik şubesine çadır kurmuşlardı. Dilber, kendi deyimiyle emmisinin kızını da yanına katıp, gizlice gitmişti. Şarkı söylemek, yanık sesini onlara da duyurmak istiyordu. Bunca öfkeli insan arasında tozlaşmaya yüz tutmuş hayalleri vardı…

O güzel sesiyle, “Gönül Gel Seninle Muhabbet Edelim” türküsünü söylemişti. O anki heyecanını, sevincini gölgeleyen endişesini Çapa’ya verdiği röportajında şöyle anlatacaktı:

Meğer bütün akrabalar oradaymış. Eve dönüyoruz, baktık bizimkiler arkamızdan geliyorlar. Anaa… Dedim ki “Bizi öldürecekler emmi kızı”…

Korktuğu kadar vardı. Bundan sonrası işkence sahneleri içeren bir filmden alıntı gibiydi. Babası öylesine öfkelenmişti ki, Dilber’in parmaklarının arasına kaşık koyup kırdı. Ama hıncını alamamıştı. Onun feryat eden sesi, acıdan gözünden boşalan yaşlar, hiçbir şey onu durdurmadı ve boynuna bir ip geçirerek kızını ahıra kadar sürükledi. Hayvanların yanına bağladı. Sabaha kadar bir süre sonra yenik düştüğü uykunun kollarında acısını bir nebze olsun unutmaya çalışıyordu…

Dilber Ay öldü. Dilber Ay kimdir? biyografisi

Acı hayatının merkezindeydi

Bu tür öfke dolu sahneler Dilber’in hayatından hiç eksilmedi. Hatta zamanla sıradanlaşacaktı da bu durum. Öyle ki yine aynı röportajda Çapa’ya babasını sıradan bir eda ile şöyle açıklayacaktı Dilber: Hakiki kovboy gibi bir herifti babam. Abi adam yanlış bir şey gördüğü vakit bıçak atıyordu bize ya… Valla hepimizi bıçaklamıştır; beni, kardeşlerimi…”

Bu sıradanlaşmış öfkenin neredeyse canını alacağı anlar da yaşanıyordu elbet. Başına gelen olaylardan birini aynı röportajda şöyle anlatacaktı: Bir ara “Senin kızın erotik film çeviriyor” demişler babama. Öbür Dilber Ay’la karıştırmışlar. Hani açık saçık film çeviren kadın vardı ya… Amcam gelmiş demiş ki “Hüseyin, dünyaya rezil olduk, kızın türkücü oldu, sinemada 10 tane erkekle çırılçıplak aynı yatağa giriyor…

Namusunu kurtarmak için dağa çıkar, vur kızını” diyorlar. Babam tabancayı beline sokuyor, gidiyor sinemaya. Filmi izliyor “Ya gardaşım bu bizim Dilber değil. Ben kızımı tanımam mı!” diyor. Paçayı zor kurtardık.”

Dilber Ay öldü. Dilber Ay kimdir? biyografisi

Oysa babası da türkücü olmak istemişti

Evet, kızına bunca tepki gösteren, işi işkence boyutuna taşıyan adam, kendisi de zamanında türkücü olmaya kalkmıştı. Bunun için de askerden gelir gelmez, karısını köyde bırakıp Urfa’ya, askerlik arkadaşı türkücü Nuri Sesigüzel’in yanına kaçtı. Arkadaşının evini bulduğunda da, onun İstanbul’da olduğunu öğrenmişti.

Hemen kalkıp İstanbul’a gitse de, yıllar sonra kızına yaptığını, bu sefer babası kendisine yapmıştı. Onu yaka paça sürükleyip evine götürmüştü. Belki de Dilber’e, kendisine yapılan muamelenin aynısını yaparak kendi çocukluğunun intikamını alıyordu farkında olmadan. Ya da öğrendiği doğru, onu buna sürüklemişti. Bu kader zinciri miydi?

Dilber Ay öldü. Dilber Ay kimdir? biyografisi

Yarışmada birinci olduğunu öğrendi

Dilber’i apar topar evlendirmişlerdi. Bu aslında içinde aşk barındırmayan, zoraki bir evlilikti. Hatta evlendiği kişi neredeyse dedesi yaşındaydı. Çünkü Dilber, henüz 13 yaşındaydı! Aslında başlık parası durumu da vardı. Babası, belki de kızının da evden kaçmasından korkmuştu, kim bilir! Tıpkı kendisi gibi…

Henüz kendisi çocuktu ve şimdi de hamileydi. Bu sıralardı. Radyodan birinci olduğunu bildiren bir mektup aldı. Babasının elini ensesinde hissetmesi gecikmedi. Onu, hamile haliyle öldüresiye dövdü. Belli ki bu konudaki hıncı hiç geçmeyecekti…

Ve Dilber Ay, yıllar sonra da olsa, bu anları röportajında anlatırken, iki damla yaş süzülecekti gözlerinden usulca…

Dilber Ay öldü. Dilber Ay kimdir? biyografisi

Canı çok yanıyordu. Ama ne kadar canı yansa da, bir gün belki en çok yaşayarak öğrendiği bu “doğrulardan” sebep, o da yapacaktı aynı hataları. Bir kızı evlendiğinde 18’indeydi, diğeri ise 16! Çapa, “Bugünkü aklınla onları yine evlendirir misin?” diye sorduğunda ise, Allah etmesin anam… Keserim o kapıya geleni. Ama o zamanlar ben de çocuktum, nerden bileyim?” diyordu. Oysa insan, zamanı gelince, kader çizgisini kıramıyorsa, hep aynı yollardan geçiyordu.

Zira böylesine dayak yemişken gün gelecek Dilber Ay da, kızını mutfakta bulaşık yıkarken türkü söylediği için dövecekti. Yine aynı röportajda ise, şu cümlelerle açıklıyordu geçilen yolların aynılığını fark etmeden: “Böyle şeylere heveslenmesin diye… Bir eve, bir deli yeter.”

Ama şimdi ölesiye dövülmüştü; kaçıncı kez olduğunu bilmiyordu bu dayakların. Bir yandan yarışmada da birinci olmuştu. Bu gerçek, karanlığın içindeki minicik, mini minnacık bir aydınlık gibiydi; nasıl peşinden gitmezdi! Çok sonra bir şekilde kaçıp İstanbul’a, radyoya gitmeyi başardı. Ama bu sefer de jandarma engel oldu ona. Birinci olduğunu bildiren mektubu gösteremeden onu dilenci sanıp gönderdiler…

Yıllar geçti. Zorlama evliliği ona iki kız çocuğu getirmişti. Neyse ki sonunda ondan boşanmayı başarmıştı. Elbet gerisi de gelirdi…

Dilber Ay öldü. Dilber Ay kimdir? biyografisi

(Solda İzzet Çapa ve sağda eşi İbrahim Karakaş)

Dilber Ay şöhret yolunda

Dilber, radyoya gidip dönmek zorunda kalmıştı; ama tek umudunu da burası sayıyordu. Ondan vazgeçemezdi. Mektubu saklaması için ninesine vermiş, bir gün ondan geri almanın hayalini kuruyordu. Şimdi radyonun kapısını tekrar çalma zamanı gelmişti. O günü bir başka röportajda şöyle anlatacaktı:

“Sene 72-73. Mevsim kış. Ayağımda lastik var, delik. Yün çorap var; ama ayağım hep ıslak. Şalvarım, başımda atkım var. İçeride beni hatırladılar. Eylül’ün 20’sinde yine gel dediler. Aralarında para toplayıp beni gönderdiler.”

O parayla önce bir ayakkabı aldı ve evine geri döndü. Bir hafta sonra da babasıyla gittiler tekrar radyoya. Aman Allah’ım, ne korku! Neredeyse kalbi ağzından çıkıverecek. Heyecan desen denmez. Zira “Herhalde beni öldürecek diye düşünüyordum.” diyecekti yine röportajında. Babasının türkücü olmak için İstanbul’a gelişinin hikâyesini de işte bugün öğrenmişti…

Radyoda tanındıktan sonra 24 albüm yapacağı, şöhreti tadacağı, parayı kazanacağı bir hayat perdesi açıldı önünde. Şimdiye kadarkinden başkaydı. Bir yandan da neredeyse değişen pek bir şey yok denebilirdi…

Yıllar geçiyordu; Dilber, yanık sesiyle fırtınalar estiriyordu. Doğrusunu itiraf etmek gerekirse, bu kadarı hayallerinin ötesinde olmalıydı…

Dilber Ay öldü. Dilber Ay kimdir? biyografisi

Dönemin ünlü isimleri ile sahnedeydi

Çadırda doğan bir bebekken, kaderinde şimdi sahnede şarkılar söyleyip, çok para kazanmak vardı Dilber Ay’ın. Radyodan para kazanamıyordu. O da sahnelere yöneldi.

Şimdi Ankara gazinoları sıraya girmiş, Dilber Ay’ı paylaşamıyordu. Tozu dumana katmış, şöhretiyle uçuyordu. Zeki Müren’den İbrahim Tatlıses’e kadar ünlü pek çok isim onunla çalışmak istiyordu. “Sanatçının hasosuyum anlayacağın” diye özetleyecekti bu durumu Çapa’ya…

Tabii gazinocular da sıradaydı. Hepsi Dilber Ay gibi bir ismi kendi gazinosunda sahneye çıkarmak istiyordu. Sonunda “Birbirimizi kırmayalım arkadaşlar. Sırayla hepimizde çıksın.” diye mutabık olmuşlardı.

Çok para kazanıyordu gerçekten. Yevmiyesi 35 liraydı. O zaman için çok para! Bu dönem Zeki Müren ile ilgili bir anısı da vardı unutamadığı. Çapa’ya verdiği röportajında onu da anlatacaktı:

Bir gün Ankara’da çorbacıdayız. Zeki Müren benim arabayı kapıda görüp “Bunun sahibini bana çağırın” diyor. Araba Cadillac 8… Önüne de bayrak kondurmuşum. Ben yanına gidince, “Yahu sen bu yaşta bu arabayı almışsın. Başka neyin var?” diye sordu. Dört evim vardı, bugün 2 trilyon versen alamazsın… Ayrıca üç Amerikan arabam daha…”

Öyle çok arabası vardı ki, herkes ona, “Benzinliğin mi var?” diye soruyordu. Anısının yanına “Cahiliz be!” diye de eklemişti bir anıya daha geçerek:

“Bir tane de Regal’im vardı. Bir Ford Granada, bir de Buick… Babama “Bir de uçak alalım bari” dedim. “Nereye koyacaksın kızım uçağı?” deyince “Bahçeye konduruveririz” diye cevap verdim. Ben öyle zannediyordum. Meğer havaalanında dururmuş. Cahiliz be anam babam…”

Bir de tabii ister istemez insanın aklına babasının bu işe şiddetle karşı çıkışları geliveriyor. Çapa, özellikle “Babanın kırdığı parmaklar, para saymaya başlayınca kıymete mi bindi Dilber Ay?” şeklinde soracaktı bu soruyu kendisine. Dilber Ay da, “Tabii ama kovboy yine aynı kovboy. Gazinoya sülalece gidiyoruz. Önde ben, arkada bizimkiler. Hepsi bellerinde silahlarla oturur, beni beklerler.” şeklinde verecekti cevabını…

Dilber Ay öldü. Dilber Ay kimdir? biyografisi

Kazandığı parayı kelleye yatırıyordu

Bu cümle ilk okunduğunda pek tuhaf gelse de, aslında tam manasıyla bu olmuştu. Dilber Ay, şöhretini, başına konan talih kuşunu, Çapa’ya şöyle anlatacaktı: Hah, benim başıma dört kez kondu o… Dört defa şöhret oldum. Ama zirvede yel çok olur, uçup gitti paralar…”

Dilber, gazinoda 35 lira kazanıyorsa, o gece 20 lirası yeniyordu. Eğlenceye, alkole para yatırmak gibi bir durum değildi bu. Öyle ki bu günleri andığında, “Sahnede mikrofonu elime aldığım an zaten sarhoş oluyorum. Eğer bir duble içsem İstanbul’u bile rehin alırım. Harbi konuşuyorum, kendimi biliyorum, neden içeyim ki? Kola bile içmem, su içer çıkarım sahneye.” diyecekti.

Dilber, sahneden indikten sonra bir kelleciye giriyor ve tüm kelleleri alıyordu. Malum, evde boğaz çok; işte o 20 lira böyle harcanıyordu.

“Yabancı benim paramı yiyemez. Ailem yedi; ama helâl olsun!” diyordu. Kardeşine bir imza verdiğinde, tüm parası, malı uçup gidivermişti. Bu cümleyi buna rağmen kuruyordu. Çapa, ona kahrolmuşsundur dediğinde de: “Tövbelerin tövbesi, niye üzüleceğim ya… Ben yine paramı kazanıyorum.” diyordu.

Ve ekliyordu: “Dünyanın en zengin kadınıyım babacım. İstediğim yeri alırım. Hâlâ geçerliyim, aslan gibi paramı kazanıyorum. De ki bana “Hanın, hamamın var mı?”, yok. Ama gecekondu evler yaptım kendime… Gecekondu dediysem benim için köşk. Çoluğum çocuğum hep etrafımda.”

Gözü hiç parada pulda olmamıştı. 3 çocuğu, 3 damadı ve 14 torunu, yeğenleri, bacıları derken 40 boğaza bakıyordu. Hiç gocunmadı. Hiç şikâyet etti mi bu hâllerinden içinde bilinmez; ama onu sevmeyen bir tek insan bile yoktu çevresinde. Belli ki samimiydi…

Dilber Ay öldü. Dilber Ay kimdir? biyografisi

Bu kez gerçekten evlendi

İbrahim Karakaş, Dilber Ay ile tanışmak istiyordu. Arkadaşları, “Seni kovar o, boş ver!” diye sürekli uyarsalar da, İbrahim Bey, tanışmakta ısrarcıydı. Almanya’da bir arkadaşının aracılığıyla tanıştılar. İbrahim Bey, kararlı durmuştu; 1998’de evlendiler. Bu seferki, içinde aşk olan, gerçek bir evlilikti. Evliliklerinde 30 yılı aşacaklardı…

Dilber Ay, bir röportajında evliliği ile ilgili konuştuğunda, şunları söyleyecekti:

“İlk günkü sevgi ve heyecan ikimizde de hâlâ var. Zaten olmasa bugünlere gelemezdik.”

Dilber Ay öldü. Dilber Ay kimdir? biyografisi

(Beynelmilel)

Sinemada Dilber Ay

Dilber Ay, 2006’da, “Beynelmilel” ile sinemayla tanıştı. Bir gün ofise çağırdılar onu. Necati Akpınar, Yılmaz Erdoğan, Cem Yılmaz, Gülben Ergen ve Meral Okay, elbirliği ile ikna etmişlerdi. Dilber Ay, beyazperde de görünecekti.

Ama çekim süreci biraz zorlu oldu. “Filmci değilim ki ben, türkümü söyler giderim. Kendimi onların içinde esir hissettim.” diye açıklıyordu sürekli seti bırakıp gidişlerini. Sonra ekliyordu: Adamların yemek içmek saatleri bile planlı. Uyku desen hiç yok. Bir de yemekler az gelince… Dayanamam ben öyle işe. Benim yemeğim bol olacak, etli olacak. Etsiz yemek yemem ben.”

Neyse ki bir şekilde çekimler bitti. Meral Okay’ın ahretliğini oynadığı filmde söylediği “Hacı Ağa”, namı diğer “Tavukları Pişirmişem” türküsüyle dillere pelesenk oldu.

Dilber Ay öldü. Dilber Ay kimdir? biyografisi

(Yol Arkadaşım)

Beynelmilel filmi, müzik kariyerinin üzerine oyunculukta da ne kadar yetenekli olduğunu anlamasını sağladı. Dilber Ay, Beynelmilel ile 14. Altın Koza Film Festivali’nde, “En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Ödülü”nü aldı.

Daha sonra onu başka filmlerde de izledik. Dilber Ay, 2014’te, “Hayat Sana Güzel” ile “Mazlum Kuzey”, 2015’te “Figüran”, 2017’de “Yol Arkadaşım” ve son olarak da 2018’de, “Yol Arkadaşım 2” filmiyle kamera karşısındaydı…

Dilber Ay öldü. Dilber Ay kimdir? biyografisi

Kadere Mahkûmlar ile fenomen oldu

Kader mahkûmları, Dilber Ay için özel bir yerdeydi. Onların ruh hâlini düşünüyor, bir nebze de olsa onlar için bir şeyler yapmak istiyordu. Çünkü kendisi de 8 ay 20 gün cezaevinde kalmıştı ve orada olmanın hissiyatını kavramıştı. Bunun için yıllarca hep iyi reytinglerle süren, daha önce görülmemiş bir formatın başkahramanı oldu. Dilber Ay, 2010’da, Flash TV’de, “Kadere Mahkumlar” adlı bir konsept program sunmaya başladı.

Kanaldan kendisine bir teklif geldi. Ellerinde farklı bir proje olduğunu ve halkın Dilber Ay’ı istediğini söylüyorlardı. Parmaklıklar ardından mahkûmlara türküler okuyan Dilber Ay, programı Devran İskender ile birlikte sundu. Farklı konseptiyle ilgi çekmiş, sosyal medyada fenomen olmuşlardı. Dilber Ay, underground bir türkücü olarak anılıyordu…

2016’da katıldığı canlı yayın programında şöyle bir ifade kullandı: “O programı gözyaşları içinde ciğerim yanarak yapıyordum, o işin sorumluluğu çok ağırdı.” Programdan sebep şeker hastası olduğunu da vurguluyordu. Programı bitirmesine sebep olan büyük bir acı olmuştu. Hapishaneden bir mektup gelmişti ona. Bir genç, sevdiği kızı, ailesinin reddetmesi yüzünden yaşadığı üzüntüyü paylaşıyordu. “Keşke o mektup bana bir hafta önce gelseydi o zaman ben o kızı alır nikahı yapar maddi manevi olarak da yardım ederdim ancak geç kalmışız” diyordu Dilber Ay. Geç kalmışlardı, çünkü gencin intihar haberini almıştı. Bu olayın üzerine programı bitirmeye karar verdi.

Her şey zamanında onun hapse girmesiyle başlamıştı aslında. O anın da itiraf zamanı gelip çatmıştı. Dilber Ay, Avrupa turnesi sırasında yaşadığı bir olaydan sebep hapse girmişti. Daha sonraki röportajlarında bu durumu hep bir anlaşmazlık, tartışma ortamı olarak söylemekle yetinse de 2017’de konuk olduğu “Yaşamdan Hikâyeler” adlı programda, canlı yayında itiraf etti.

Şöyle anlatmıştı yaşadıklarını: “Bu dünyada namusuma, ekmeğime, şerefimle oynama. Bu yüzden yaptım. Başıma kötü bir şey gelmesin diye vurdum adamı. 7-8 yerinden bıçakladım. Ah bile etmedim. Sarkıntılık yapmak istedi. O da boğazında kaldı.”

Dilber Ay öldü. Dilber Ay kimdir? biyografisi

Dilber Ay öldü

Onu en çok doğallığıyla sevdik. Konuşması, tavrı, olaylara yaklaşımı hem bizden biri gibi hem de hepimizden başkaydı işte. Tüm Türkiye’ye onun en doğal hâli Kadere Mahkûmlar programı sebebiyle Cüneyt Özdemir’in hazırlayıp sunduğu 5N1K programına konuk olduğunda yaşanan “Zorunda mıyım?” diyaloğu ile hafızamıza kazındı. Türk televizyonlarında efsaneler arasına girdi.

Özdemir’in, “En çok istenen 5 parçanın ismini sayar mısınız?” sorusuna Dilber Ay, “Zorunda mıyım?” şarkısını sayarak başlayınca ortaya renkli görüntüler çıkmıştı. Özdemir’in, “Hayır efendim, tabii ki zorunda değilsiniz ama…” tepkisi, Dilber Ay’ı oldukça güldürmüştü…

Ama dün gece hepimizin akıllı telefonlarına düşen bildirim ya da sosyal medyada gördüğümüz haberleri hiç güldürmedi.

Dilber Ay öldü. Dilber Ay kimdir? biyografisi

Düzce’de, Ağa Mahallesi’nde oturan Dilber Ay, geçtiğimiz gün akrabalarını ziyaret için Ankara’ya gittiğinde, ayağındaki şişlikler üzerine hastaneye gitmişti. 63 yaşındaki Dilber Ay, dün gece saat 22.00 sularında kaldırıldığı Ankara Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde geçirdiği kalp krizi sonucu, 23.00’te yaşamını yitirdi. Tüm mahallesini, yakınlarını yasa boğdu…

Dilber Ay, hayata veda etti. Barak türküleri, anasız kalmıştı. Ekranlardan izleyerek sevdiğimiz, dağ gibi heybetli, çelik gibi güçlü; ama yine de bence bir yaprak gibi naif, duygusal bir Dilber Ay geçti bu dünyadan…

Continue Reading

Trending

TASARIM © BATMAN GÜNDEM - 0541 504 41 43